4 Ekim 2016 Salı

LİBYA-TÜRKİYE BENZERLİĞİ

LİBYA- TÜRKİYE BENZERLİĞİ
Libya halkı sömürgeci İtalyanlarla amansız bir savaş vermişlerdi. Uzun asırlar boyunca Roma imparatorluğunun toprakları olan Kuzey Afrika Romanın tahıl ambarlığı yaptığı dönemlerde önemli bir ticaret ve yerleşim yeri olarak da işlev gördü. Merkezi bu günkü Tripoli olan üç büyük Roma kenti buradaydı. (Tripoli, Leptis Magna ve Sabrata) Hatta Septimus Severius ilk Afrika kökenli Roma imparatoruydu. Onun zamanında bu şehirler en parlak dönemlerini yaşadılar.
Sonradan bu topraklar Vandalların, Emevi ve Abbasilerin, Bizans’ın, Memlukluların ve son olarak da Osmanlıların eline geçti. 3.5 asır kadar Osmanlı eyaleti olarak kalan bu günkü Fas, Tunus, Cezayir ve Libya 1900 lü yıllarda Cezayir ve Tunus, Fransızların, Libya İtalyanların sömürgesi olarak el değiştirdi. Ancak bu el değiştirme her iki devlete de Kuzey Afrika halklarına da acıdan başka bir şey getirmedi. Avrupa devletlerinin gaddarca bu halkları ezmeye çalışması çok can kaybına ve büyük katliamlara neden oldu. Bu üç ülke de bağımsızlık savaşlarını Türk kurtuluş savaşından ilham alarak yaptılar. 1953 yılında Libya bağımsızlığına kavuşmuş görünse de perde arkasından İngiltere’nin yönettiği bir kraliyet olarak kurulmuştu. Libya’nın yeni bulunan petrolünü İngiltere varili 3.5 dolara satıyor ve bundan Libya’ya 30 cent pay veriyordu. Kral İdris’in bu duruma kayıtsız kalması Yüzbaşı Muammer Kaddafi liderliğindeki genç subayların Kral İdris’in Türkiye’yi ziyareti sırasında devirerek yönetime el konması ile yeni bir boyuta taşındı.
Kaddafi süratle petrolü ve diğer doğal kaynakları devletleştirdi. İtalyanları sınır dışı etti. Öyle ki İtalyan mezarlıklarını bile ülkeden çıkarttırdı. Libya hızla zenginleşmeye başlayarak borçsuz bir ülke haline geldi.
Kaddafi sağlığı, eğitimi, konut sahibi olmayı devletin görevi sayarak ücretsiz hale getirdi. Eğitim yapmak isteyen her kesin bu imkâna sahip olmasını sağladı. Vergileri yok seviyesine indirdi. Elektrik ve su yok denecek kadar düşük bir ücretlendirmeye tabi tutuldu. Buna karşılık hiçbir demokratik kurumun varlığına izin vermedi. Tutarsız ve zaman zaman zalim bir şekilde muhaliflerini ezdi. Libyalılık ve Afrikalılık bilincini yaratmaya çalıştıysa da kabile bilincini kırmayı başaramadı. Halkının bir bölümünün ilahı olurken bir bölümünü de düşman haline getirdi.
Sonunda 15 Şubat 2011 günü Arap Baharı Libya’nın da kapısına dayandı. İç savaş halen sürüyor. Ülke ekonomisi ve doğal kaynakları yabancıların eline geçti. 5 yıldır süren ve daha ne kadar süreceği bilinmeyen iç savaşın ardından tekrar bir kurtuluş savaşı yeni emperyalizme karşı verilecektir. Kaddafi ülkesine hizmetler yaptı kuşkusuz. Yolsuzluklar da yaptı ama yapması gereken en önemli şeyi yapamadı kin ve düşmanlığı ortadan kaldıramadı; aksine güçlenmesine yaptığı infazlarla neden oldu. Onu bir köpekmiş gibi öldürenlerin de yaptıklarını ödemiş olduklarından kuşku yok. Libya’nın başına gelenlerin asıl sebebi kuşku yok ki yabancıların iştahını kabartan, onları çıldırtan hırslarına alet olan Libyalılardır.
Türkiye’nin bizim bilmediğimiz onların bildiği nice değerli kaynakları var ve onlar bunu istiyorlar. Başımızdakilerin ektiği kin ve düşmanlık tohumları bakın nelere mal oluyordu. Yeni Libya olmamıza ramak kalmıştı. Umarım Libya örneği bize de iyi bir örnek olur.
Libya iç savaşını yaşayan biri olarak bunu yazmayı kendime hak saydım.


19 Haziran 2016 Pazar

MUŞ mu HUŞ mu ????

        Ünlü Yemen türküsü yüzyıllarca “Burası MUŞ tur yolu yokuştur” diye söylenirken birden MUŞ yerine HUŞ diye söylenmeye başlandı. Bunun fitilini ateşleyen kendisi inkâr etse de ünlü tarihçi ve müzikolog Murat Bardakçı’dır. Eline bir mektup geçer (Biz eski yazıyı bilmediğimiz için ne demek istediğini pek anlayamayız) Bir imla hatasından dolayı HUŞ u Herkes MUŞ diye okumuş ve de Yemendeki HUŞ kalesini Muş diye okumuşuz.
        İlkönce kelimenin anlamından başlayalım. HUŞ bir ağaç türüdür. (BETULA) ve kuzey yarım kürenin kuzeyinde doğal olarak yetişir ve soğuğa dayanaklılığı ile ünlüdür. Yemen de yetişmesi ve adını bir kaleye verme olasılığı yoktur. 2007 yılında Yemen Büyükelçiliğine başvurarak böyle bir kale adı veya yerleşim yeri olup olmadığını sormuş GOOGLE EARTH da da santim santim aramıştım. Böyle bir yer yoktur sonucuna vardım. Hatta buna yakın telaffuzu olan bir yer bile yoktur.
         Bu işin sadece bir yönü, ikinci iddia MUŞ un ova olduğu ve “yolunun yokuş olmayacağı” iddiası var. Evet Muş bir ovadadır ama iki çıkışı vardır. Birisi Kulp üzerinden Diyarbakıra diğer de Van tarafınadır. Muş’un sadece Kuzeydoğusu ovadır ve üç tarafıda dağlarla çevrilidir.  Yani Muştan çıkışlar o zamanlar hep yokuştu (Şimdi bile). Kulp üzerinden Diyarbakır çıkışı ise 2646 metre rakımlı geçitten geçilerek çıkılır. Muşun rakımı 1250m civarıdır. Asker sevki de bu yoldan yapılırdı.
          Muş Osmanlının Doğu illerindeki asker toplama merkeziydi. Yani tüm civar illerden askere çağrılan (seferberlik ) askerler burada toplanırlardı. O zaman askere çağrılanlar ikiye ayrılırdı. Bunlardan birincisi askerlik çağına yeni girmiş olan tertipler ve savaş sırasında geri çağrılan yedekler (REDİF) Redifler daha önce askerliğini tamamlamış terhis olmuş ama savaş sırasında geri çağrılmış olanlardı. Bunlar genellikle çiftini çubuğunu eşini çocuklarını bırakıp VATAN için savaşa çağrıldığı için MUŞ kışlalarına koşanlardı. “Kışlanın önünde REDİF sesi var/açın çantasını acep nesi var./ bir çift kundurası bir de fesi var” dizelerinin anlamı böylece anlaşılmış olur.
          Tellal davula vurup da “Duyduk duymadık demeyin ….Diye seslenmeye başlayınca bütün yürekler küt küt atmaya başlar ve kulak kesilirdi. … Ahmet oğlu Hasaaaan, Halil oğlu Sefeeeer….. diye başlayınca ismi okunanların evlerinden acı bir vaveyla kopardı…
          Havada bulut yok bu ne dumandır (endişeyle buğulanmış gözler etrafı dumanlı görür) Mahlede ölen yok bu ne şivandır (çığlık, ağıt ) şu Yemen elleri ne de yamandır (genellikle Yemene gönderildiklerinden)  Burası Muştur yolu yokuştur. Giden gelmiyor acep ne iştir. (Yemen savaşlarında bir milyondan fazla insan ölmüştür. (Ölen nasıl gelsin ki)
          Türk insanı Yemen için neden öldüğünü hiçbir zaman anlayamamıştır. Bu anlamsızlığı da şöyle vurgulamıştır. “Alo Yemendir gülü çimendir. Giden gelmiyor acep nedendir.” Çimen görebilirsen bunu GÜL görmüş sayabilir sevinebilirsin. Yemen böyle bir yer. Böyle kupkuru çöl parçasında Anadolu insanı neden gider de geri gelmez. ACEP NE İŞTİR. Diye hayretini dizelere döker.

          Bu 1 milyonu aşkın şehidin geri bıraktıklarının acılarının düğümlendiği yer MUŞ ilimizdir. Bunu bir aklı evvelin çıkıp da HUŞ olarak değiştirmesi MUŞ’lu olmadığım halde kanıma dokunuyor. Bu türkünün sözlerine HUŞ adını monte ederek okuduğunuzda mantıksızlık zaten çok açık şekilde sırıtır. Böyle olduğu halde bunu satmaya kalkan kişilere yazıklar olsun. Hocam ve çok saydığım Erol Sayan’ın bile buna alet olmasını hiçbir zaman anlamış değilim. Siz ne dersiniz. 
         Yemen bizim için neden bu kadar önemli olmuştur onu da bana anlatabilecek biri olursa sevinirim.

19 Nisan 2016 Salı

İZMİTİN HAREKETLİ SANAT GÜNDEMİ.

 Bir Serginin Coşkulu Açılışı

        Bahar aylarıyla birlikte İzmit sanat yaşamında inanılmaz bir devinim başlıyor ve neredeyse her pazartesi bir sergi sona ererken diğerinin hazırlıkları başlıyor hani eskiden sigara tiryakileri için "sigarasını sigarasıyla yakar" derlerdi ya aynen öyle.
        Bu sergi ve konser maratonunun yanında tiyatroların hareketliliği de var ama bu yazıda sadece sergilerden bahsetmek istiyorum.

Muhteşem bir serginin ikinci günü ve diğer 5 günü

Bir sanatsever olarak sürekli sergileri izliyor ve artık hepsi birer yakın dostum olan sanatçı dostların eserlerinden ben bir fotoğraf kolleksiyonu oluşturuyorum.

Katılımcı sanatçılardan bir grup KYOD

       Bundan önce yeni başlayan dernek kursları, özel kurslar ve kurumsallaşmaya başlayan resmi (KOMEK) kursları oldukça amatördü. Yıllar geçtikçe sanatı bir terapi olarak görenler ayıklandıktan sonra gerçekten kendini sanata adayanlar kaldı ve önemli gelişmeler kaydettiler. Her sergi diğerinden bir adım daha gelişmiş olarak karşımıza çıkmaya başladı. Bazı hemşeri derneklerinin tertip ettiği kurslar yavaşça sahneden çekildiler ve yerine KOSEV gibi sanat dernekleri oluşmaya başladı. Takriben 3 yıl önce kurulan KOSEV resim ve seramik konusunda önemli mesafeler kaydetmiş durumda. KYOD (Kocaeli Yüksek Öğrenim Derneği) de üyelerini kitap yazmaya, sergilerde eserleriyle buluşmaya yönlendirmektedir.

Şahane bir cam sanatı sergisi. Cumhuriyet Parkı Sergi Salonu

Handan Atılgan'ın "AŞK" adlı heykeli KOSEV

         Sanatçılarının gayretleri ve aldıkları yolla İzmit halkının sanat zevkinin gelişimi ne yazık ki paralel olarak gelişmiyor. Sergilere ilk gün akın eden sanatseverler hep aynı yüzler. İkinci günle birlikte izleyici sayısı aniden düşmekte ve neredeyse dibe vurmaktadır. Seçimler yaklaştığında politikacılar, özellikle belediye başkanları sergilerde boy gösterseler de seçimler sona erdikten sonra bu ilgileri yok olmaktadır, bu da üzücü.
 

KYOD Üyeleri Karma Sergisi

          Sanatçıların eserlerinin değeri ne olursa olsun satıldığını görmedim. Müzesini hiçbir zaman ziyaret etmeyen bir şehirlinin bırakın eser satın almasını bu güzelim sergi salonlarına gitmesi bile hayal bence.
          Eski Tren Garı, Cumhuriyet parkı sergi salonu, Ford Otosan sergi salonu, Değirmendere sergi salonu, Gölcük Kervansarayı, her biri özenle yapılmış yapılar ama halkımız ilgilenmiyor; ilginç. Oysa her açılışta atıştırmalık birşeyler de ikram edildiği halde. Sanırım bu süreç sanatçıların aldığı yoldan çok daha yavaş olacak.
              Sivil sanat gelişimine aktif ve etkin çalışmaları ile büyük katkılar sağlayan KOSEV (Kocaeli Sanat Evi Derneği) kurucusu Nalan Kumlalı Atahan'ın emeğini saygıyla anmadan geçemeyeceğim.

Handan Atılgan'ın "DİLEK AĞACI" adlı soyut heykeli KOSEV

29 Mart 2016 Salı

SORUN CHP DE DEĞİL CHP LİLERDE NEDEN Mİ...


       Çevremde CHP li olmayan neredeyse kimse yok. Ayrıca CHP nin etkinliklerine de zaman zaman katılırım, çünkü ben de CHP liyim. Karaoğlan’ın partisini bıraktığı gün ben de eski partimi desteklemeye geri döndüm. Elbette ki aktif politikaya hiç bulaşmadım ama gönül işte ne de olsa Atatürk’ün partisi.
      Katıldığım son toplantılardan birinde gerek kürsüden verilen mesajlardan gerekse birlikte oturduğum masadaki konuşmalardan birden gözlerim açıldı. Sorumluluk partide değildi. Partililerdeydi. Neden mi? Bakın anlatayım.
     CHP liler genelde bireysel çabalarıyla biryerlere gelmiş kişiler. Neredeyse tamamı ortaksız kendi işlerini yapıyorlar. Birleşme kültürleri yok. Vizyon sahibi değiller ellerindekini kaybetmemek onlara yetiyor. Bulundukları konum Everest zirvesi değil elbet ama küçük bir tepede oldukları halde kendilerini Everest zirvesinde düşünüyorlar. İktidara gelmeyi bu insanlar mı hayal edecek ve hedef alacak. Geçiniz.
      Partide görev alanlar sadece kendi yaptıklarıyla övünüyor ve her lafın başında “ Ben partideyken…” diye başlayan övünmelerle şişiniyorlar. Başkalarının yaptıkları ise hep “tu kaka” hemen hepsi kırgın ve küskün. Kimi yerel yönetime giremediği için, kimi ilçe, kimi il başkanı olamadığı, belediye başkan adayı yapılmadığı veya milletvekili listesine yazılmadığı için. Bunlar mı memleketi kurtaracak. Geçiniz.
      Hepsi CHP nin çatısı altında ulusu kurtarma peşinde ama o kurtarıcının kendisi olma şartıyla. CHP liler başkalarını hiç mi hiç beğenmiyor varsa yoksa kendileri. İnsanlar elbette ki başarma peşinde olmalı ama bu başarı artık birlikteliklerle, teşkilatlanmayla ve ortak çıkarlar ortak akılla ve disiplinle elde edilebiliyor. Bu dağınık ve başıboş partililer mi CHP yi iktidara taşıyacak. Geçiniz.
      Söyleyin bana nerede bir CHP lilerin kurduğu AVM var gidip oradan alışveriş yapayım. Söyleyin bana nerede CHP lilerin kurduğu bir eğlence yeri var orada eğleneyim. Söyleyin bana Halk TV nin dışında hangi TV var orayı seyredeyim. Yok çünkü zamanında paranın güç olduğunu keşfedemedik. Parayı küçümsedik ve bu hala böyle devam ediyor. Bizleri “yeşil sermaye” denen ve onların güçlerine güç katan para kaynaklarına bizi dolaylı olsa da CHP liler mahkûm etmedi mi. 
       İş bankasının yönetimi ile bağımız var ama bankamız yok ne acı. Bankaların tamamı ya yabancıların ya da yeşil sermayenin. Nasıl kırılacak bu kısır döngü. İktidarın vereceği hazine yardımıyla mı partimizi ayakta tutacağız. Kaç üye aidat veriyor. Geçiniz.
        CHP seçmeni korkuyor çünkü korkutulmuş durumda . Partililer duyuyorum belediye meclislerinde bile işbirliği yapıyorlarmış. Bunlarla mı yola devam edeceğiz. Geçiniz.
Aslında hangi partiden olduğumuz önemli değil  biz her birimiz Ulusumuzun temsilcileriyiz. Ata sözlerimizle yaşarız. Yılanların bana dokunmamak şartıyla bin yaşamalarını temenni ederiz. Duymaz, görmez ve konuşmaz üç maymunuz. Kimsenin yüzüne karşı durmayız arkadan konuşuruz.

       Mertçe vuruşmak bizim işimiz değildir. Düello yapmaz, pusu kurarız. Gelene ağam gidene paşam deriz. Beleş bulduğumuz şey bizim için çok değerlidir. O beleş için taklalar atar şınav bile çekeriz. Arap eli öpmekle dudaklarımız aşınmaz bizim, o yüzden en büyüklerimiz bile Arap eli öperler. Kendi hiçliğimizi biliriz ama bunun söylenmesine dayanamayız. Velhasıl biz Türk milletiyiz. 60 yıldır AB kapısında kapıcılık yaparız ama içeri giremeyiz. Biz AKP lisi ile CHP lisi ile MHP lisi ile HDP si ile hep aynıyız. Hiç değilse onların mazeretleri var. Ne yapmaya karar vermişler ve yapıyorlar. Tabanları da cahil aldatılmaya müsait diyelim. Bizim mazeretimiz ne peki. Geçiniz efendim geçiniz. Sorun CHP de değil CHP lilerde.

17 Mart 2016 Perşembe

SEVGİLİ KADRİ DOĞUM GÜNÜNÜ KUTLAMAK İSTERDİM

        Yıl 1956 Kayseri günlerimiz sona eriyor ve Tipik bir Ortadoğu kenti görünümündeki Urfa’ya tayin oluyoruz.  Kısmen yalnızlık çektiğimiz ilk yılların ardından çok sevmeye başladığımız bu kentte artık sağlam dostluklar ve okulda da arkadaşlıklar kuruyorum. Yine de yabancı muamelesi görmekten kurtulamıyoruz.
        Birgün eve geldiğimde konuklarımız olduğunu görüyorum. O günden sonra tüm yaşamımdaki en sağlam ve en uzun soluklu dostluğumun sürecek olduğu Aziz Amcam ile Emine teyzemin üç evladı ile tanışıyorum. Onlar Urfada bizden iki yıl daha yeni.  Bu başka bir ülkenin şehri gibi görünen yerde bizim iki yılda üzerimizden ancak atabildiğimiz garipliği onlar yeni yaşamaya başlamışlar. Nebahat, Adile ve Mustafa Kadri aynı sınıfa gidiyorlar. Doğunun okulsuz yıllarında Nebahat iki yıl Adile bir yıl beklemek zorunda kalmışlar. Mustafa Kadri okul çağına geldiğinde ancak okulu olan bir yere kapağı atabilmiş Aziz amcam. O da babam gibi Astsubay.
           Sınıflarımız ayrı bile olsa neredeyse okul dışı hayatımız birlikte geçiyor. Kadri ile zevklerimiz çok benzeşiyordu Kitaplarımızı değiş tokuş ediyor, birlikte futbol, pinpon langırt oynuyorduk. Balıklı gölde yüzüyor, babalarımızın ortak mekanı olan jandarma merkezinde voleybol oynuyor, atları tımar ediyorduk. Sonunda neredeyse aynı yıllarda artık doğu ve güneydoğu görevleri bitiyor babalarımızın ve üniversite çağında ince bir ayarlama ile Istanbula kapağı atıyoruz. Tam bir sanatçı ruha sahip Kadri Güzel sanatlar akademisi resim bölümüne ben de teknik üniversiteye kaydoluyoruz. Okullarımız yakın ama evlerimiz iki ayrı yakada ama ne gam. Dostluğumuz ve arkadaşlığımız burada da kesintisiz sürüyor. Artık ikimizin de iki evi var. Ben onlarda o bizde kalabiliyor. Böylece yıllar yılları kovalıyor. Bir süre birlikte gazetelerde çalışıyoruz. Ben Anadoluda babamın bıraktığı yerden devam ederken Kadri önce bir kurumda çalışıyor sonra da kendi işin kurma gayreti içinde oluyor.
      Bir süre sonra birlikte çalışmaya başlıyoruz ancak şartlar sürekli değişiyor ve yaşam kendi yasalarını dikte etmeye başlıyor. Önce kadri evleniyor şirin mi şirin bir kızı oluyor o bizim Elifimiz. Sonra Kadri sanatını da konuşturarak ülkenin en ünlü oyuncak bebek imalatçılarından biri oluyor.
Bir gün onun tüm işlerini tasviye ederek Antalya’ya yerleştiğini öğreniyorum. Yıllarca görüşemiyoruz. Hayatlarımızda önemli değişiklikler oluyor tabii ki.
    Nebahat abla ile İstanbul’da olduğu için daha sık görüşebiliyoruz. Ve bir gün başımdan aşağıya kaynar sular döken haberi Nebahat abla veriyor. Kadri lösemiye yakalanmıştır.
İlk fırsatta Antalya’ya gidiyorum ve görüşüyoruz.
       

1975 yılında Merter’den yukarı çıkarken yanımızdan bir Thames marka minibüs geçiyor ilginç bir boyası var ve birbirimize dönerek “Bunu 2025 yılında hatırlayalım. Unutan veya bu tarihten önce aramızdan ayrılan Lahmacun ısmarlayacak diyor ve el sıkışıyoruz. Antalya'da ona bunu hatırlatıyor ve “Bak kardeşim eğer iyileşmezsen bahsi kaybedersin diyorum” ama o minibüsü aynen tarif ediyor "Bu yetmez. 2025 yılında bunu hatırlamak marifet” diyorum.
     2015 yılda bir gece telefonum çalıyor ve sevgili arkadaşımın aramızdan ayrıldığını yüreğim dağlanarak öğreniyorum. Hemen uçak bileti bulma peşinde koşmaya başlıyorum. Yaz ayı ve Antalya'ya adeta göç ediyor insanlar. Güç bela bir bilet buluyorum ve sevgili dostumun toprağa verilmesine tanıklık ediyorum.
       İşin trajik tarafına bakın ki cenazeye gelenlere sevgili eşi Işık kardeşim kıymalı pide ikram ediyor ve bu benim boğazıma düğümleniyor. Sanki 2025 yılına ulaşamayıp da bahsin bedelini ödüyormuş gibi geliyor bana.
        Bu gerçek sanatçı arkadaşım inanılmaz bir müzik belleğine de sahipti. Son ziyaretimde onun udu ile Tamburi Cemil Bey’in Muhayyer peşrevini çalmıştım. Çok hoşuna gitmişti ve daha önceden
bilmiyordu. Benden bir daha çalmamı istedi. Bir daha çaldım ve o peşrevi ezberlemişti bile.
        Benim sevgili arkadaşımla bir ortak tarafımız daha vardı. İkimiz de 1943 yılının Mart ayında doğmuştuk. Ben 14 Martta o 18 Martta doğmuştu. Çok doğum günümüzü ortalarda biryerde kutladığımız olmuştu. Ve tek tesellim ikimiz de ölmeden önce karşılıklı birbirimize ziyaretlerde bulunmuş olmamızdır. İşte o ziyaretlerden birkaç kare fotoğraf.
           Bu gün 18 Mart sevgili dostumun doğum günü. Onu toprağa verdiğimiz günden beri içimde bir türlü sakinleşemeyen duygularımı yazmaya elim bir türlü varamadı. Bu gün artık onu birkaç cümleyle de olsa yazmalıydım ve yazdım. Yazmak istediklerimin yanında bir damla bile değil ama yine de birşeydir. 


 






25 Aralık 2015 Cuma

AMAN POSTACI GELMESİN

Yolunu dört gözle beklediğimiz, askerimizden, sevgilimizden, arkadaşımızdan velhasıl ümitlerimizin coşkularımızın mutlu haberlerini getiren, uğruna "bak postacı geliyor selam veriyor.." diye şarkılar yazdığımız o postacılar yok artık. Şimdi o haberlerin, mektupların, bayram tebriklerinin yerine faturalar, banka ekstreleri getiren ve son olarak da canımızı birhayli acıtan TRAFİK CEZALARI taşıyan postacılara dönüştü.
Sanırım artık tuzaklar olmadık yerlere kuruluyor ve bu tuzakların başına da gizli kameralar yerleştiriliyor ve birkaç gün sonra da sevimli postacı kapıya dayanıyor.
2 Aralıkta ilk cezamı kesmişler orada yazıyor " İhlal süresi 1 dakika bedel 88 TL neyse ödedik. Kaldı ki kurallara harfiyen uymakla övünüyorduk ama öyle olmadığı fotoğrafıyla kanıtlandı ve "Lazın dediği gibi bu da bana ders olsun" dedik. Bu gün yine kapı çaldı yine tanıdık postacı içimiz cızz etti.
cenazeye yetişmek için önümüzü kesip bizi kıpırtısız bırakan Istanbul trafiğine ceza yok ama cenazemize yetişelim kaybı telafi edelim diye gaza biraz dokunduk " 104 km. ile tuzaklardan birine yakalanmışız" ceza 391 TL. tabii bu bize yol su elektrik olarak geri dönecek eminim. Daha çok yol demek daha çok araba  ve daha çok trafik cezası, daha çok yakıt ve daha çok kazanç. Daha çok su demek daha çok suya zam daha çok elektrik faturası vs. Evvelki ay Konya'ya arabayla gitmiştim. birçok defa şehirde kayboldum. Buralarda kameralara yakalandıysam eğer bu yılki tatil parasını harcadım demektir. AMAN POSTACI LÜTFEN GELME BEKLENMİYORSUN.

2 Aralık 2015 Çarşamba

EN İYİSİNDEN OLSUN !

       Beyaz eşya mağazası olan bir dostumu ziyarete gitmiştim. Bir taraftan laflıyor bir taraftan da çaylarımızı yudumluyorduk.
       Dostumun dikkati sürekli dağılıyordu. Bir kulağı bende ama iki gözü ve bir kulağı da dışardaki tezgâhtarı ile müşterisindeydi. Huzursuz olmuştum ve ağzımın yanması pahasına hızla çayımı bitirip çıkmaya karar vermek üzereydim ki deneyimli bir iş adamı olan dostum. Eliyle bana bir "Dur" işareti yaptıktan sonra daha önceden tanıdığı müşteriye adıyla seslendi. "....yahu gel hele senin derdini anlayalım. Bulaşık makinelerinin hepsi en iyisidir ama program sayıları farklıdır. bu fark da her defasında birkaç yüz lira pahalılık getirir. Tezgahtar sana iki programlı makine tavsiye ediyor ve doğrusu da bu."
       Müşteri. "İyi de ben dört programlısının en iyisi olduğunu duydum onu istiyorum."
      "Yahu arkadaşım ben ne kadar pahalısını satarsam o kadar çok kazanırım. Biz seni düşünüyoruz sizin için en uygunu iki programlısıdır. Yazık değil mi parana.?"
       Aslında bu programların neye yaradığına hiç kafa yormamıştım. Önüme çıkınca ben de kulak kesilmeye başladım. Eve gider gitmez bizim emektarın kaç programlı olduğunu hanıma soracağım.
Bu ara iş kızışmaya başladı. müşteri,
        "Yahu şuna "elimizde yok sana elimizde olanı verelim" desene. Beni neden uğraştırıyorsun" demez mi.
         Dostum hiç sinirlenmedi ve sabırla anlatmaya başladı.
        "Bak Ali kardaşım, iki programlı makineler tüm senin bulaşıklarını yıkar. Üç programlılara kristalleri yıkayan bir program ilave edilmişdir. Dört programlılar bir de gümüş takımları yıkayacak program ilave edilmişidir. Senin Kristallerin var mı?"
       "Yok"
       "Peki gümüş takımların var mı?"
       "Yok."
       "Yahu sana işte bunu anlatmaya çalışıyorum. Makinelerin her şeyi aynı, sadece beyinlerinde iki fazla program var ve bu işe yarıyorlar. Benim dürüstlük borcum bunu sana anlatmak ve elimde hepsinden var şimdi hangisini istersen hemen teslim ederim."
        "..........Bey, sen bana en iyisini yani dört programlısını ver. Köyde sonra bana en kötüsünü almış diye dedikodu yapar dalgaya alırlar. Sen boşver kristali gümüşü, en iyisi olsun." deyince iş tatlıya bağlanmış oldu.
        Lüks, teknoloji, konfor herkese gerekli ama hayatımız o konforu doldurmaya hazır değilse ne olacak. Fazlası israf olmayacak mı. Tüketirken bilinçlenmeyecek miyiz? Haa bizim makinede kristal ve gümüş programları yokmuş. Ne kristalimiz var ne de birkaç gümüş takıdan başka gümüşümüz. Hanım bunları bilerek seçmiş makinemizi sağ olsun. Ben bu konuşmayla öğrenmiştim.
Konforunuz bol olsun.