18 Haziran 2017 Pazar

FUKUŞİMA TSUNAMİSİ GERÇEĞİ GÖKTAŞI MI?


        2011 yılının en üyük felaketi Fukuşima tsunamisi oldu. Bildirilen sebep 8.9 büyüklüğündeki Okyanustaki depremdi.
        Bazı kaynakların artık böyle bir depremin sebep olmadığını iddia etmekteler. Aslında uzaydan gelen 41 metre çapında bir göktaşının sebep olduğunun bilindiğini; ancak dünyayı paniğe düşürmemek için alışılmış bir felaketin yani DEPREM in sebep olduğunu açıklamanın daha doğru olacağını düşündüklerini iddia etmektedirler.
       Göktaşının önceden tespit edilememiş olması bilim ve siyasete olan güvenin kaybolacağının düşünüldüğü için hiç sözedilmediğini düşünüyorlarmış.
       Bu felaketin depremlerle ilişkilendirilmesi için gerekli ön ve artçı depremlerin olmadığı iddia ediliyor. Ayrıca nükleer santrallerin devreden çıkıp yangınla tahrip olmasının esas nedenleri tartışmayı gölgede bıraktığını söylüyorlar.
       Son olarak da dünya dışı cisimlerin araştırılmasına 2011 yılından sonra büyük kaynakların ayrılması da buna delil olarak gösterilimekteymiş.
       Göktaşının okyanusa düşmüş olması yine de Dünya için bir şans imiş. Karaya düşmüş olsaymış çok daha büyük bir felakete, bazı ülkelerin haritadan silinebileceğine dair kanıtlar varmış. İşin kötü tarafı dünya yörüngesinin yeni bir göktaşı kuşağı ile yakınlaşıyor olması imiş. APOFİZ adlı göktaşı her turunu attığında Dünyaya daha da yaklaşmakta ve bilim insanlarını ondan kurtulmaya var güçleri ile fikir ve teknoloji üretmeye çalışıyorlarmış.

15 Haziran 2017 Perşembe

ÇARŞAMBA GEZGİNLERİ SÜLEYMANİYEDE.

         Fuat Çandarlı ile ÇARŞAMBA GEZGİNLERİ'ni kurduğumuzdan beri pek çok gezi düzenledik. Bunları, adına uygun şekilde Çarşamba günleri yapıyoruz. Bu gruba katılarak seyahat etmek isteyen dostlarımız hep var, ama onların nedense Çarşamba günleri hep işleri oluyor ve hep Fuat kardeşimle ikimiz yalnız gitmek zorunda kalıyoruz. (Kim bilir belki de daha iyi oluyordur) Onlara da Facebook sayfasını beğenmek veya sitem etmek kalıyor. Biz bunlara kanmayacak kadar deneyimliyiz.
        Bu haftayı çok önceden SÜLEYMANİYE ve çevresine ayırmıştık ve gittik.
        Süleymaniye Cami ve külliyesi ülkemizdeki en ünlü camilerden biri ama EN güzeli, EN büyüğü, EN...EN EN i değil ama Osmanlı Cami mimarisinin birçok bakımdan en doruk noktasıdır. Bu cami Osmanlı Cami mimarisinin esaslarının belirlendiği, simgesel anlamlar, Mimari kalıplar, ve daha birçok bakımdan örnek teşkil ettiği camidir. Sinan bile bunun en büyük eseri olduğunu değil de KALFALIK eseri olduğunu söylemiştir. Sinan, Ayasofya'yı adeta yenibaştan yaratan mimardır. Ayasofya'nın onarımlarını yaparken bu eserden çok şey öğrenmiş ve kullanabileceği çok bilgiyi burayı onarır ve güçlendirirken edinmiştir. Bunda şaşılacak da bir şey yoktur.
      Sinan eserlerini imkânı olduğu halde kubbe açıklığı ve yüksekliği bakımından Ayasofya'yı geçecek şekilde inşa etmemiştir. Bunu da "Ayasofyaya saygısından" dolayı yapmadığını açıklamaktan geri kalmamıştır. İyi ki de öyle yapmıştır aksi halde günümüze kadar gelen bir yarışma mantığı ile cami inşaatına yol açmış olacaktı. 
          Güzel bir hava bizi Süleymaniye gezisinde destekledi. ve güzel fotoğraflar çekebildik. yine de bazı fotoğrafları çekmekten kaçındığımı söylemeden edemeyeceğim. Urfada cami avlularından geçerken camilerin içinde ve revakların altında uyuyan, vakit gelince ezanla kalkan ve namazını kılıp yeniden uyuyan insanları çok görmüştüm. Havalar çok sıcak ve insanlar parasız ve işsiz olduğu için bunu normal karşılardık. Süleymaniye gibi bir mabette bu manzara ile karşılaşınca çok üzüldüm ama fotoğraflarını da çekmedim.
         Üstelik de çok sıkı bir güvenlik ağı vardı. Bu iri yarı ve üniformalı güvenlikler ne mi yapıyordu. Kadınların kıyafetlerini denetliyor ve caminin ana kubbesinin olduğu yere girmelerini engelliyor bir de turistleri namaz saatlerinde içeriye sokmuyorlardı.

      Kadınlar, gördüğünüz ahşap parmaklıktan içeri sokulmuyor, onların bu yapıyı doya doya gezmesine olanak tanınmıyorlardı. En solda gördüğünüz kadın tabelayı okudu mu bilmiyorum ama tıkıldıkları kendilerine ayrılmış küçük bir yerde diğerleri ile birlikte namaz kılıp gitmek zorundaydı.
           SÜLEYMANİYE caminin adı olmakla birlikte bir semtin de adıdır. Birçok işyerini -ki bunlar el sanatlarının hayatını sürdürdüğü küçük imalathanelerdir- barındırır. 
            Süleymaniye semti Osmanlı sivil konut mimarisinin güzel örnekleriyle doludur. ve bunların neredeyse tamamı ahşap mimarisidir. Çoğu artık ayakta durmakta zorlanmaktadır. Fakir sayılabilecek bu insanların Tarihi eser niteliğindeki bu binaları restore ettirmeye güçlerinin olduğunu sanmıyorum.
    Süleymaniye vakfına ait İşyerleri 

       
       Ayakta kalmaya çalışan birçok defa müdahale edilmiş evler.


       Zaman belki de en iyi direnen bir sıra konak.


       Direncini yitirmeye az kalmış Süleymaniye evlerinden.
        
      Sevgili takipçilerim, elbette ki fotoğraflar bukadar değil. daha pek çok. Bunlar örnekler sadece Nedense Osmanlı geleneğinde camilerin çevresinde yarleşenler mütevazılığın da ötesinde küçük ve göze batmayacak bir konut mimarisini tercih etmişlerdir. Edirnedeki Selimiye camiinin çevresi de Sultanahmet'in çevresi de böyledir. 
          Neyse ki üniversite öğrenciliğimden bu yana değişmeyen şey Süleymaniyede hala kuru fasulye ve pilavın lezzetini koruyor olmasıydı.
          Başka bir yazıda görüşmek dileği ile.

28 Mayıs 2017 Pazar

Dinozorlar yok oldu; sıra bizde mi?



Düşünüyorum, hayat nedir neden var ve bunun anlamı ne. Eğer düşünmeyecek olsam bunların hiç birinin önemi kalmaz ve hayatın ne varlığı, ne nasıl ortaya çıktığı ve ne de ne zaman ortadan kalkacağı gibi soruların hiç ama hiçbir anlamı kalmaz.

Hayatın Evren'de pek çok yerde olduğuna inananlardanım. Bizim Dünya'mızdakine az çok benzeyen yaşam formlarının Evren'in pek çok yerinde var olma olasılığı çok yüksek.

Son zamanlarda yapılan araştırmalar bizim sandığımız gibi yaşamın 5-45 derece sıcaklık aralığından -20 ile 90 derece arasında da var olduğunu hem de hatırı sayılır bir çeşitlilikte kaynaştığını ortaya koymuştur.

Tabii yaşam deyince hemen akla insan veya memeliler kuşlar gelmemeli. Tek hücreli canlılar belki de memelilerden ve insanlardan çok daha hünerli yaşam uzmanlarıdır.

Bir tek kenenin insan kanına aktaracağı tek bir virüsün bile birkaç günde o övündüğümüz yüksek organizmamızı nasıl yok ettiğini, bir grip virüsünün insanlığı nasıl tehdit ettiğini akıldan çıkarmamamız gerekir.

Aya ilk kamerayı kuran Apollo 11 aracının astronotları bilmeden bir önemli olayın ortaya çıkmasına aracılık ettiler. Kamerayı hazırlayanlardan biri hapşırmış ve küçük bir tükürük damlacığı kameranın lensine bulaşmıştı. Bunun hiç kimse farkına varmadı. Kamera Aya kuruldu ve oradan tekrar dünyaya getirilişine kadar uzunca bir süre kaldı. Kamera dünyaya geri getirildiğinde inceden inceye tetkik edildi. Tükürük damlacığı bulundu. DNA analizi yapılarak kimin hapşırdığı tespit edildi ve yıllar boyunca tükürükte bulunan bakterilerin Ay şartlarında canlılıklarını sürdürdüğü ve dünyaya dönünce de çoğalmaya hemen başladıklarını ortaya koydu.

Birçok kimse dünya dışı bir yaşamdan söz ederken uygarlık kurmuş, üstün teknolojiye kavuşmuş ve ışık hızına ulaşmış veya onu aşmış yaşam formlarından dem vurmaktadır. Hatta bunlar inanılmaz savaş ve yok etme gücüne sahip de olmalıdırlar. İyi de bir virüs bunu yapabiliyorsa illa da onun uzay araçlarının olması gerekmez. Üstelik uzayda bunca meteor, meteorit ve kuyruklu yıldız gibi uzay araçları varken ayrıca uzay gemisi yapmanın âlemi ne.

Eğer bir canlı türü milyonlarca yıl varlığını sürdürebiliyorsa, eğer bir canlı anormal koşullarda yaşamını askıya alıp uygun şartları yüzbinlerce yıl bekleyebiliyorsa mesele hallolmuş demektir.

Bizim acelemiz var yaşamı askıya alamıyoruz. Bir yerden bir yere gitmek için zamanımız az. Bunun için de hıza ve daha çok hıza gereksinim duyuyoruz. Bir şeyin sonucunu görmek için en fazla 50 yılımız var bunun öncesinde de 30 yıl gelişmeye eğitilmeye ihtiyacımız var.

Bizim algıladığımız yaşam tarzının içindeki dördüncü boyut yani zaman diğer boyutlardan daha fazla önem kazanıyor.

Eğer diğer canlılar gibi dördüncü boyutun yaşamımızla ilintili bölümünü bakteriler veya virüsler gibi askıya alabilseydik mesele kalmazdı. Saatte 28.000 km hızla birkaç bin yılda biryerlere varır inceler ve dönerdik.

İnsan, evrenin saatli bombasından başka bir şey değil bence. Eğer başka dünyalarda ve başka gezegenlerde insan varsa tüm evren büyük tehlikede demektir. Bizim cürümümüz henüz sadece dünyayı yok etmeye yeter. Sanırım evrensel bir tehlike olamadan da tarih sahnesinden en azından uygarlığımız ölçeğinde silineceğiz.

Bir yaşam alnının çeşitli katmanlarında var olan hayatın sonsuza kadar var olabilmek için belirli dengelere sahip olabilmesi gerekir. Gıdayı üretenler ve tüketenlerin olması gerekiyor bir de çevreyi temizleyenler. Bunlar olmadığı takdirde yaşam alanının bir çan eğrisi gibi gelişmesi ve sona ermesi gerekir.
Doğa boşluk kabul etmez görüşü bundan kaynaklanmıştır. Bir istisna ile. İnsan.
Boşlukları yaratan sadece insandır.  Tavşan sayısı artınca tilki sayısı artmakta tavşan sayısı azalınca tilkiler kendi nüfuslarını kontrol ederek sayılarını düşürmektedir.

Doğa daima kendisini dengeye getirir. Bir terazi düşünün. İki tarafında da birer kilo olsun bu terazi dengededir. Her iki tarafa istediğiniz kadar eşit yük koyun veya kaldırın terazi hep dengededir.
İstediğinizi koyun ama karşısına da başka bir şey koyun terazi yine dengededir. Doğa görünmeyen bir el olarak bu teraziyi dengede tutar. Siz bir şey koyarsanız o da başka bir şey koyup dengeyi sağlar. Siz bir şey alırsanız o da başka bir şey alır ve dengeyi sağlar. Siz terazinin kefesindeki her şeyi alabilirseniz o da diğer kefedeki her şeyi alır ve yine denge sağlanır.
Mars’ta hayat olduğuna dair neredeyse yüz yıl süren bir düş gördük. Belki de Mars’ta bir zamanlar hayat vardı, bunu bilemiyoruz ama terazinin bir kefesinde hayat için gereli hiçbir şey olamadığına göre öteki kefede de bir şey olmaması gerekir.
Mars’ta işte böyle bir denge var. Terazinin kefeleri bomboş ama göstergeler dengeyi gösteriyor.

İnsan merkezli Evrensel hayat tarzı tümden sakat. Her şey insan için düşüncesi her an dengedeki doğadan bir şey alıyor. Doğa hemen dengeyi kurmak için karşılığında bir şey alıyor ve kefeler hızla boşalıyor. Biz doğa hep dengede olarak algılıyoruz. Doğru, denge hep var ama kefelerde neler var, neler kalmadı.

Şu anda en büyük üç tehlike var. Havanın başka türlü dengelendiği, suların kullanılabilirliğinin ve devamlılığının teraziden düşmek üzere olduğu ve denizlerin hayat kaynağı olmaktan çıktığıdır.
Bunlar ana başlıklar bunların her birinin ayrıntıları var.

Hayatın başlangıcında hiç oksijen yoktu. Atmosfer sadece karbondioksit ve azottan ibaretti. Yeşil su yosunlarının ortaya çıkması ile yeryüzü oksijenle tanışmaya başladı. Bu yeşil canlılar bol karbondioksitten o denli hoşnuttular ki inanılmaz hızlarda ve boyutlarda büyüyor ve çeşitleniyorlardı. Denizlerden karalara ulaştılar ve aynı hızla büyüdüler. O dönemin eğrelti otları bu günün yüz yıllık çınar ağaçları kadardı. Onlar karbondioksit dengesini bozunca doğa bu kez hemen oksijen tüketen canlıları terazinin diğer tarafına koydu. Bunlar besinlerini bitkiler gibi karbondioksit ve suyu birleştirerek elde edemiyorlardı. Onlar bitkilerin ürettiklerini yemeye başladılar. Bitkiler arttıkça havadaki oksijen arttı havadaki oksijen arttıkça ot yiyen canlılar arttı ve çeşitlendi. Bir tarafa sürekli yeni bir şey eklenirken doğa da diğer kefeye bir şeyler koyuyordu. Ot yiyenleri et yiyenler takip etti. Sonunda milyarlarca yıl sonra insan sahneye çıktı. Kim bilir doğa insanı sahneye çıkarmakla ne yapmak istedi. Ya onu artık teraziye bir şeyler eklemekten bıkıp oyundan çıkmak için sahneye çıkardı, ya da bir hata yaptı. Doğa sık olmasa da hatalar yapar.
Örneğin dinozorların ortaya çıkışı da bir hata gibi görünüyor. İlk dinozorun ortaya çıkışı ile son dinozorun yok oluşu arasında 165 milyon yıl tüm dengelerin alt üst olduğu bir dönemdir ve dinozorların terazinin kefesinden atılması ile yeni bir denge kurulmuştur. Bundan 60 milyon yıl sonra insanı terazinin kefesine koyan doğa umarım ne yaptığını biliyordu.

Doğa neyi planladıysa bunu nasıl olsa insandan başka diğer canlıların idrak ettiğini pek düşünmek istemiyoruz. Ama bunun kendimize neye mal olacağını pekâlâ biliyoruz. İşte insanın garabeti burada ortaya çıkıyor herkes “nasıl olsa ben bir yolunu bulurum ve etkilenmem” diye düşünebiliyor. Gel de doğanın hata yaptığına inanma.

Modern zamanların dinozorları bizleriz. Onlar yok oldu. Sıra bize de gelecektir. Bunu çabuklaştırmak da geciktirmek de bizim elimizde.

4 Ekim 2016 Salı

LİBYA-TÜRKİYE BENZERLİĞİ

LİBYA- TÜRKİYE BENZERLİĞİ
Libya halkı sömürgeci İtalyanlarla amansız bir savaş vermişlerdi. Uzun asırlar boyunca Roma imparatorluğunun toprakları olan Kuzey Afrika Romanın tahıl ambarlığı yaptığı dönemlerde önemli bir ticaret ve yerleşim yeri olarak da işlev gördü. Merkezi bu günkü Tripoli olan üç büyük Roma kenti buradaydı. (Tripoli, Leptis Magna ve Sabrata) Hatta Septimus Severius ilk Afrika kökenli Roma imparatoruydu. Onun zamanında bu şehirler en parlak dönemlerini yaşadılar.
Sonradan bu topraklar Vandalların, Emevi ve Abbasilerin, Bizans’ın, Memlukluların ve son olarak da Osmanlıların eline geçti. 3.5 asır kadar Osmanlı eyaleti olarak kalan bu günkü Fas, Tunus, Cezayir ve Libya 1900 lü yıllarda Cezayir ve Tunus, Fransızların, Libya İtalyanların sömürgesi olarak el değiştirdi. Ancak bu el değiştirme her iki devlete de Kuzey Afrika halklarına da acıdan başka bir şey getirmedi. Avrupa devletlerinin gaddarca bu halkları ezmeye çalışması çok can kaybına ve büyük katliamlara neden oldu. Bu üç ülke de bağımsızlık savaşlarını Türk kurtuluş savaşından ilham alarak yaptılar. 1953 yılında Libya bağımsızlığına kavuşmuş görünse de perde arkasından İngiltere’nin yönettiği bir kraliyet olarak kurulmuştu. Libya’nın yeni bulunan petrolünü İngiltere varili 3.5 dolara satıyor ve bundan Libya’ya 30 cent pay veriyordu. Kral İdris’in bu duruma kayıtsız kalması Yüzbaşı Muammer Kaddafi liderliğindeki genç subayların Kral İdris’in Türkiye’yi ziyareti sırasında devirerek yönetime el konması ile yeni bir boyuta taşındı.
Kaddafi süratle petrolü ve diğer doğal kaynakları devletleştirdi. İtalyanları sınır dışı etti. Öyle ki İtalyan mezarlıklarını bile ülkeden çıkarttırdı. Libya hızla zenginleşmeye başlayarak borçsuz bir ülke haline geldi.
Kaddafi sağlığı, eğitimi, konut sahibi olmayı devletin görevi sayarak ücretsiz hale getirdi. Eğitim yapmak isteyen her kesin bu imkâna sahip olmasını sağladı. Vergileri yok seviyesine indirdi. Elektrik ve su yok denecek kadar düşük bir ücretlendirmeye tabi tutuldu. Buna karşılık hiçbir demokratik kurumun varlığına izin vermedi. Tutarsız ve zaman zaman zalim bir şekilde muhaliflerini ezdi. Libyalılık ve Afrikalılık bilincini yaratmaya çalıştıysa da kabile bilincini kırmayı başaramadı. Halkının bir bölümünün ilahı olurken bir bölümünü de düşman haline getirdi.
Sonunda 15 Şubat 2011 günü Arap Baharı Libya’nın da kapısına dayandı. İç savaş halen sürüyor. Ülke ekonomisi ve doğal kaynakları yabancıların eline geçti. 5 yıldır süren ve daha ne kadar süreceği bilinmeyen iç savaşın ardından tekrar bir kurtuluş savaşı yeni emperyalizme karşı verilecektir. Kaddafi ülkesine hizmetler yaptı kuşkusuz. Yolsuzluklar da yaptı ama yapması gereken en önemli şeyi yapamadı kin ve düşmanlığı ortadan kaldıramadı; aksine güçlenmesine yaptığı infazlarla neden oldu. Onu bir köpekmiş gibi öldürenlerin de yaptıklarını ödemiş olduklarından kuşku yok. Libya’nın başına gelenlerin asıl sebebi kuşku yok ki yabancıların iştahını kabartan, onları çıldırtan hırslarına alet olan Libyalılardır.
Türkiye’nin bizim bilmediğimiz onların bildiği nice değerli kaynakları var ve onlar bunu istiyorlar. Başımızdakilerin ektiği kin ve düşmanlık tohumları bakın nelere mal oluyordu. Yeni Libya olmamıza ramak kalmıştı. Umarım Libya örneği bize de iyi bir örnek olur.
Libya iç savaşını yaşayan biri olarak bunu yazmayı kendime hak saydım.


19 Haziran 2016 Pazar

MUŞ mu HUŞ mu ????

        Ünlü Yemen türküsü yüzyıllarca “Burası MUŞ tur yolu yokuştur” diye söylenirken birden MUŞ yerine HUŞ diye söylenmeye başlandı. Bunun fitilini ateşleyen kendisi inkâr etse de ünlü tarihçi ve müzikolog Murat Bardakçı’dır. Eline bir mektup geçer (Biz eski yazıyı bilmediğimiz için ne demek istediğini pek anlayamayız) Bir imla hatasından dolayı HUŞ u Herkes MUŞ diye okumuş ve de Yemendeki HUŞ kalesini Muş diye okumuşuz.
        İlkönce kelimenin anlamından başlayalım. HUŞ bir ağaç türüdür. (BETULA) ve kuzey yarım kürenin kuzeyinde doğal olarak yetişir ve soğuğa dayanaklılığı ile ünlüdür. Yemen de yetişmesi ve adını bir kaleye verme olasılığı yoktur. 2007 yılında Yemen Büyükelçiliğine başvurarak böyle bir kale adı veya yerleşim yeri olup olmadığını sormuş GOOGLE EARTH da da santim santim aramıştım. Böyle bir yer yoktur sonucuna vardım. Hatta buna yakın telaffuzu olan bir yer bile yoktur.
         Bu işin sadece bir yönü, ikinci iddia MUŞ un ova olduğu ve “yolunun yokuş olmayacağı” iddiası var. Evet Muş bir ovadadır ama iki çıkışı vardır. Birisi Kulp üzerinden Diyarbakıra diğer de Van tarafınadır. Muş’un sadece Kuzeydoğusu ovadır ve üç tarafıda dağlarla çevrilidir.  Yani Muştan çıkışlar o zamanlar hep yokuştu (Şimdi bile). Kulp üzerinden Diyarbakır çıkışı ise 2646 metre rakımlı geçitten geçilerek çıkılır. Muşun rakımı 1250m civarıdır. Asker sevki de bu yoldan yapılırdı.
          Muş Osmanlının Doğu illerindeki asker toplama merkeziydi. Yani tüm civar illerden askere çağrılan (seferberlik ) askerler burada toplanırlardı. O zaman askere çağrılanlar ikiye ayrılırdı. Bunlardan birincisi askerlik çağına yeni girmiş olan tertipler ve savaş sırasında geri çağrılan yedekler (REDİF) Redifler daha önce askerliğini tamamlamış terhis olmuş ama savaş sırasında geri çağrılmış olanlardı. Bunlar genellikle çiftini çubuğunu eşini çocuklarını bırakıp VATAN için savaşa çağrıldığı için MUŞ kışlalarına koşanlardı. “Kışlanın önünde REDİF sesi var/açın çantasını acep nesi var./ bir çift kundurası bir de fesi var” dizelerinin anlamı böylece anlaşılmış olur.
          Tellal davula vurup da “Duyduk duymadık demeyin ….Diye seslenmeye başlayınca bütün yürekler küt küt atmaya başlar ve kulak kesilirdi. … Ahmet oğlu Hasaaaan, Halil oğlu Sefeeeer….. diye başlayınca ismi okunanların evlerinden acı bir vaveyla kopardı…
          Havada bulut yok bu ne dumandır (endişeyle buğulanmış gözler etrafı dumanlı görür) Mahlede ölen yok bu ne şivandır (çığlık, ağıt ) şu Yemen elleri ne de yamandır (genellikle Yemene gönderildiklerinden)  Burası Muştur yolu yokuştur. Giden gelmiyor acep ne iştir. (Yemen savaşlarında bir milyondan fazla insan ölmüştür. (Ölen nasıl gelsin ki)
          Türk insanı Yemen için neden öldüğünü hiçbir zaman anlayamamıştır. Bu anlamsızlığı da şöyle vurgulamıştır. “Alo Yemendir gülü çimendir. Giden gelmiyor acep nedendir.” Çimen görebilirsen bunu GÜL görmüş sayabilir sevinebilirsin. Yemen böyle bir yer. Böyle kupkuru çöl parçasında Anadolu insanı neden gider de geri gelmez. ACEP NE İŞTİR. Diye hayretini dizelere döker.

          Bu 1 milyonu aşkın şehidin geri bıraktıklarının acılarının düğümlendiği yer MUŞ ilimizdir. Bunu bir aklı evvelin çıkıp da HUŞ olarak değiştirmesi MUŞ’lu olmadığım halde kanıma dokunuyor. Bu türkünün sözlerine HUŞ adını monte ederek okuduğunuzda mantıksızlık zaten çok açık şekilde sırıtır. Böyle olduğu halde bunu satmaya kalkan kişilere yazıklar olsun. Hocam ve çok saydığım Erol Sayan’ın bile buna alet olmasını hiçbir zaman anlamış değilim. Siz ne dersiniz. 
         Yemen bizim için neden bu kadar önemli olmuştur onu da bana anlatabilecek biri olursa sevinirim.

19 Nisan 2016 Salı

İZMİTİN HAREKETLİ SANAT GÜNDEMİ.

 Bir Serginin Coşkulu Açılışı

        Bahar aylarıyla birlikte İzmit sanat yaşamında inanılmaz bir devinim başlıyor ve neredeyse her pazartesi bir sergi sona ererken diğerinin hazırlıkları başlıyor hani eskiden sigara tiryakileri için "sigarasını sigarasıyla yakar" derlerdi ya aynen öyle.
        Bu sergi ve konser maratonunun yanında tiyatroların hareketliliği de var ama bu yazıda sadece sergilerden bahsetmek istiyorum.

Muhteşem bir serginin ikinci günü ve diğer 5 günü

Bir sanatsever olarak sürekli sergileri izliyor ve artık hepsi birer yakın dostum olan sanatçı dostların eserlerinden ben bir fotoğraf kolleksiyonu oluşturuyorum.

Katılımcı sanatçılardan bir grup KYOD

       Bundan önce yeni başlayan dernek kursları, özel kurslar ve kurumsallaşmaya başlayan resmi (KOMEK) kursları oldukça amatördü. Yıllar geçtikçe sanatı bir terapi olarak görenler ayıklandıktan sonra gerçekten kendini sanata adayanlar kaldı ve önemli gelişmeler kaydettiler. Her sergi diğerinden bir adım daha gelişmiş olarak karşımıza çıkmaya başladı. Bazı hemşeri derneklerinin tertip ettiği kurslar yavaşça sahneden çekildiler ve yerine KOSEV gibi sanat dernekleri oluşmaya başladı. Takriben 3 yıl önce kurulan KOSEV resim ve seramik konusunda önemli mesafeler kaydetmiş durumda. KYOD (Kocaeli Yüksek Öğrenim Derneği) de üyelerini kitap yazmaya, sergilerde eserleriyle buluşmaya yönlendirmektedir.

Şahane bir cam sanatı sergisi. Cumhuriyet Parkı Sergi Salonu

Handan Atılgan'ın "AŞK" adlı heykeli KOSEV

         Sanatçılarının gayretleri ve aldıkları yolla İzmit halkının sanat zevkinin gelişimi ne yazık ki paralel olarak gelişmiyor. Sergilere ilk gün akın eden sanatseverler hep aynı yüzler. İkinci günle birlikte izleyici sayısı aniden düşmekte ve neredeyse dibe vurmaktadır. Seçimler yaklaştığında politikacılar, özellikle belediye başkanları sergilerde boy gösterseler de seçimler sona erdikten sonra bu ilgileri yok olmaktadır, bu da üzücü.
 

KYOD Üyeleri Karma Sergisi

          Sanatçıların eserlerinin değeri ne olursa olsun satıldığını görmedim. Müzesini hiçbir zaman ziyaret etmeyen bir şehirlinin bırakın eser satın almasını bu güzelim sergi salonlarına gitmesi bile hayal bence.
          Eski Tren Garı, Cumhuriyet parkı sergi salonu, Ford Otosan sergi salonu, Değirmendere sergi salonu, Gölcük Kervansarayı, her biri özenle yapılmış yapılar ama halkımız ilgilenmiyor; ilginç. Oysa her açılışta atıştırmalık birşeyler de ikram edildiği halde. Sanırım bu süreç sanatçıların aldığı yoldan çok daha yavaş olacak.
              Sivil sanat gelişimine aktif ve etkin çalışmaları ile büyük katkılar sağlayan KOSEV (Kocaeli Sanat Evi Derneği) kurucusu Nalan Kumlalı Atahan'ın emeğini saygıyla anmadan geçemeyeceğim.

Handan Atılgan'ın "DİLEK AĞACI" adlı soyut heykeli KOSEV

29 Mart 2016 Salı

SORUN CHP DE DEĞİL CHP LİLERDE NEDEN Mİ...


       Çevremde CHP li olmayan neredeyse kimse yok. Ayrıca CHP nin etkinliklerine de zaman zaman katılırım, çünkü ben de CHP liyim. Karaoğlan’ın partisini bıraktığı gün ben de eski partimi desteklemeye geri döndüm. Elbette ki aktif politikaya hiç bulaşmadım ama gönül işte ne de olsa Atatürk’ün partisi.
      Katıldığım son toplantılardan birinde gerek kürsüden verilen mesajlardan gerekse birlikte oturduğum masadaki konuşmalardan birden gözlerim açıldı. Sorumluluk partide değildi. Partililerdeydi. Neden mi? Bakın anlatayım.
     CHP liler genelde bireysel çabalarıyla biryerlere gelmiş kişiler. Neredeyse tamamı ortaksız kendi işlerini yapıyorlar. Birleşme kültürleri yok. Vizyon sahibi değiller ellerindekini kaybetmemek onlara yetiyor. Bulundukları konum Everest zirvesi değil elbet ama küçük bir tepede oldukları halde kendilerini Everest zirvesinde düşünüyorlar. İktidara gelmeyi bu insanlar mı hayal edecek ve hedef alacak. Geçiniz.
      Partide görev alanlar sadece kendi yaptıklarıyla övünüyor ve her lafın başında “ Ben partideyken…” diye başlayan övünmelerle şişiniyorlar. Başkalarının yaptıkları ise hep “tu kaka” hemen hepsi kırgın ve küskün. Kimi yerel yönetime giremediği için, kimi ilçe, kimi il başkanı olamadığı, belediye başkan adayı yapılmadığı veya milletvekili listesine yazılmadığı için. Bunlar mı memleketi kurtaracak. Geçiniz.
      Hepsi CHP nin çatısı altında ulusu kurtarma peşinde ama o kurtarıcının kendisi olma şartıyla. CHP liler başkalarını hiç mi hiç beğenmiyor varsa yoksa kendileri. İnsanlar elbette ki başarma peşinde olmalı ama bu başarı artık birlikteliklerle, teşkilatlanmayla ve ortak çıkarlar ortak akılla ve disiplinle elde edilebiliyor. Bu dağınık ve başıboş partililer mi CHP yi iktidara taşıyacak. Geçiniz.
      Söyleyin bana nerede bir CHP lilerin kurduğu AVM var gidip oradan alışveriş yapayım. Söyleyin bana nerede CHP lilerin kurduğu bir eğlence yeri var orada eğleneyim. Söyleyin bana Halk TV nin dışında hangi TV var orayı seyredeyim. Yok çünkü zamanında paranın güç olduğunu keşfedemedik. Parayı küçümsedik ve bu hala böyle devam ediyor. Bizleri “yeşil sermaye” denen ve onların güçlerine güç katan para kaynaklarına bizi dolaylı olsa da CHP liler mahkûm etmedi mi. 
       İş bankasının yönetimi ile bağımız var ama bankamız yok ne acı. Bankaların tamamı ya yabancıların ya da yeşil sermayenin. Nasıl kırılacak bu kısır döngü. İktidarın vereceği hazine yardımıyla mı partimizi ayakta tutacağız. Kaç üye aidat veriyor. Geçiniz.
        CHP seçmeni korkuyor çünkü korkutulmuş durumda . Partililer duyuyorum belediye meclislerinde bile işbirliği yapıyorlarmış. Bunlarla mı yola devam edeceğiz. Geçiniz.
Aslında hangi partiden olduğumuz önemli değil  biz her birimiz Ulusumuzun temsilcileriyiz. Ata sözlerimizle yaşarız. Yılanların bana dokunmamak şartıyla bin yaşamalarını temenni ederiz. Duymaz, görmez ve konuşmaz üç maymunuz. Kimsenin yüzüne karşı durmayız arkadan konuşuruz.

       Mertçe vuruşmak bizim işimiz değildir. Düello yapmaz, pusu kurarız. Gelene ağam gidene paşam deriz. Beleş bulduğumuz şey bizim için çok değerlidir. O beleş için taklalar atar şınav bile çekeriz. Arap eli öpmekle dudaklarımız aşınmaz bizim, o yüzden en büyüklerimiz bile Arap eli öperler. Kendi hiçliğimizi biliriz ama bunun söylenmesine dayanamayız. Velhasıl biz Türk milletiyiz. 60 yıldır AB kapısında kapıcılık yaparız ama içeri giremeyiz. Biz AKP lisi ile CHP lisi ile MHP lisi ile HDP si ile hep aynıyız. Hiç değilse onların mazeretleri var. Ne yapmaya karar vermişler ve yapıyorlar. Tabanları da cahil aldatılmaya müsait diyelim. Bizim mazeretimiz ne peki. Geçiniz efendim geçiniz. Sorun CHP de değil CHP lilerde.