14 Ağustos 2018 Salı

ALTIN KAMP ÖREN TATİLİ

       Konu tatil olunca talepler oldukça farklıdır. Kimi en lüksünü, kimi en havalısını, kimi görmediği yeri kimi de bulunduğu daimi ikametinden oldukça uzaklaşmayı tercih eder.
       Biz genellikle uzak ve nispeten görülmedik yerleri tercih edenlerdeniz. Tabii ki hesaplı olması da aradığımız özelliktir.

Birkaç ertelemeden sonra sonunda nihayet gidebilmeyi başardık.

  Bu kez bir tavsiyeyi internette iyice araştırıp gitmeye karar verdiğimiz yeri neredeyse burnumuzun dibi sayılacak BURHANİYE ÖRENDE bulduk. ALTIN KAMP. Önce biraz düş kırıklığı yaşadığımızı kabul etmeliyim. Oldukça mütevazı  şartlarla karşılaştık Sabırlı olun anlatacağım. 

   TV yok, İnternet yok, Buzdolabı yok ama tertemiz ve 1975 yılında yapılmış 22 odalı bir otel. 

   Buranın kuruluşu otelcilik üzerine değil kampçılık ve karavancılık üzerine kurulmuş. 20 metreyi aşkın boyları ile sahil çamları, akkavaklar, ve özenle  korunmuş bir çok ağaç türü burayı bir şemsiye gibi örterken kampçılar  çadırlarında ortalık sıcaktan kavrulurken serin bir gölgede keyif çatıyorlar .    Bu yıl ALTIN KAMP'ın tadı damağımızda kaldı. sanırım birkaç yıl burada olacağız.

       Şuna da açıklık getirmekte yarar var. Başta söylediğim TV yok Bunun eksikliğini hiç duymadık. İnternet yok hiç dert edinmedik ve kendi günümüzü ve kendi gündemimizi yaşadık. Telefonları bile fazlaca aramadık. Doğal yaşantımız böyle değil miydi zaten. Kafeteryada soğuk sıcak ne ararsanız vardı. Buzdolabının gereğini de duyduğumuzu söyleyemem.   Deniz  buz gibi. Kumsal harikulade ve tertemiz. Hakim kuzey rüzgarı burayı teğet geçiyor ve denizde dalga oluşmuyor. Binalar çok hoş bir şekilde bu dönümlerce orman parçasına öyle ustaca yerleştirilmiş ve o kadar güzel ki, insan kendisini  Güney Amerika çiftliklerinden birinde gibi hissediyor. Buranın standart hizmeti otel için kahvaltı ve akşam yemeği. Yemekleri Saim Usta yapıyor ve çok da iyi yapıyor. En büyük korkum olan mide yanmasının zerresi bile oluşmadı. "Ellerine sağlık Saim Usta ve malzemenin en iyisini temin eden İnci Hanım."

       İnci hanımın babası ve annesi bir ideal olarak burayı kurmuşlar. İdeallerine de sonuna kadar sahip çıkmışlar. Baba 6 yıl kadar önce vefat etmiş. Şimdi İnci Hanım o ideali aynen korumak için elinden geleni yapıyor ve konukları ile tek tek de ilgilenerek işine ne kadar sahip olduğunu hissettiriyor.
       Tabii tam bir profesyonel olarak hizmet eden ama sanki konuk olduğunuz evin kızları oğulları imiş gibi  davranan gençler, onları kendi çocuklarımız gibi sevdik.   

       Burada beni çok şaşırtan ve sevindiren CANKURTARAN ve koruma hizmeti veren URFALI  İSA oldu. Üniversite mezunu bir genç ve tıpkı benim gibi Urfa Lisesinden mezun.

     Tatil yaptığımız yerlerde o kadar dolaşırız ki bütçenin yarısının akaryakıta gittiğini ancak dönüşte fark ederiz.   Yine de her zamanki hobimizi de ihmal etmedik. Ayvalık, Cunda Adası, Dikili, Çandarlı, Bergama sokaklarını, müzeleri ve diğer ören yerlerini de tavaf etmeyi ihmal etmedik. İşin bu tarafı başka bir yazı konusu. Teşekkürler ALTIN KAMP. Teşekkürler İnci Hanım, Saim usta ve tüm çalışanlar. Tekrar görüşmek arzusu ve ümidiyle... 

       Belediyelere de birkaç sözüm olacak elbet. Oraya gelen turistlerden birer tüy yolmak marifetmiş gibi davranıyorlar. Ören Öğretmenler mahallesinde ŞOK mağazasından alışveriş yapıyoruz. Marketin önünde otopark var. Çıkar çıkmaz yakanıza park parası diye yapışıyorlar. Çay bahçesinin önü arabalara ayrılmış park alanı bir çay içip ardından tekrar park parası hem de yazılı olarak. Belediyecile hemen sizi sobeleyip elinize makbuzu tutuşturuveriyorlar. Bunlar beni rahatsız eden şeyler ama belediyecilik buraya kadar düşmüş ne yapabiliriz ki.




27 Haziran 2018 Çarşamba

MUHARREMİN KÖYÜ


        Köy kapalı bir toplumdur. İnsanlar her gün her saat birliktedir. Tarıma dayalı işler bütün yıla dayanmaz. Dayansa bile bu günün birkaç saatiyle sınırlıdır. Özellikle tütün işçiliği yılın 13 aynın kapsasa bile günün erken saatlerinde başlar ve öğle olmadan sona erer. Kadınlar aralarında dedikodu yapar ve sonra da oturur birlikte iş yaparlar.
       Köyde hiçbir şey gizli kalmaz ve herkes herkesin bütün sırlarını bilir. Zaman zaman tam bir dayanışma zaman zaman da tam bir düşmanlık vardır. Doğu köylerinde bu çok sert batıda ise daha makuldür. Ama sonunda iyilikler hep çabuk unutulur, küçük kötülükler asla...
       Gidin bir köye sorun “Ahmet nasıl biridir?” adamlar hemen senin niyetini anlamaya çalışır ve sorular sorarlar önce. Sen aradığın Ahmet için bir avantajla gelmişsen inceden inceden başlarlar bunu engellemeye.
       “İyi adamdır ama… “ diye başlayıp çocukken nasıl kavga ettiklerinden onu nasıl dövdüğünden dem vurur ve onun önünü kesmek için elinden geleni yapar.
    50 yaşındaki adamın çocukluğunda yaptıklarını hiç unutmazlar ve onun değişebileceğini, gelişebileceğini, dönüşebileceğini hiç ama hiç kabul etmezler.
        
     40 yıl önceki bir hatayı bile asla unutmaz ve her an intikam için bir fırsat kollarlar. İntikam dediysek öyle öldürme falan değil tabii. Taş oynarken çifte okey atmak gibi mesela.
        Köylerde insanlar hem dayanışma hem de ayrışma için çok sebebe sahiptirler. Mazotun bitmiştir komşunun traktörünü istersin hiç tereddütsüz verir. Onun ihtiyacında sen yan çizersen bunu asla unutmaz.
        Komşular daima gizli gizli ama çok şiddetle kıskanılır. Biri okumaya devam eder de başarırsa bu müthiş bir kıskançlık nedenidir. Her fırsatta bu başarının önemsiz olduğu dile getirilerek küçümsenir. “O daha düne kadar donunu bağlayamazdı onun mesleğine ne yararı olabilir ki “ falan denir.
      Birisi telefon mu aldı en kısa zamanda daha iyisi alınmalı ve kahve masasının üzerine konup teşhir edilmelidir. Bu hemen diğerlerini de harekete geçirir ve en pahalı ve özellikli telefonlar işe yaramayacak olsa bile satın alınmalıdır. Köylerdeki bu yarış şehirlerden daha hızlıdır.
        Hele hele milletvekili veya cumhurbaşkanı adayı olacaksın. Beynin bütün kıvrımları taranır ve onu desteklemek veya kösteklemek için tüm hafızayı beşer ortaya dökülür. Sonunda köyünde en düşük oy oranı ile karşılaşırsın. Tabii köyün en zengini, en kabadayısı ve en zalimi değilsen bunlar olur. Aksi halde tek bir kişi bile köyünde sana karşı oy kullanamaz.
       Hikaye bu ya. Bir gün köylünün karşısına birisi gökten iner. Donup kalan köylünün şaşkınlığı geçtikten sonra adam konuşur. “Ben Hızır’ım dile benden ne dilersen. Ev dile, toprak dile, traktör dile derhal yerine getireceğim, ancak bir şartım var. Sen ne dilediysen komşuna ondan iki tane vereceğim.” Adam kara kara düşünür ve sonunda dileğini söyler. “BİR GÖZÜMÜ KÖR ET.” İşte Muharrem, köyünde bunun için en düşük oyu aldı. Sevgiyle kalın. Köylünüzden uzak kalmayın ama ona da güvenmeyin derim.

5 Mayıs 2018 Cumartesi

EVRENSEL ?????


EVRENİN MİNİK BİR PARÇASI, TRİLYONLARCA GALAKSİDEN BİRİ


Çok sıklıkla kullanılan EVRENSEL kelimesi ne yazık ki yanlış kullanılıyor. Evrensel Hukuk, Evrensel İnsan Hakları, Evrensel, Evrensel, Evrensel.
Evrensel kelimesi tüm kâinatı ifade eden bir kelimedir ve dünyamız bu evrenin söz edilemeyecek kadar küçük, biz toz tanesi kadar bile hükmü olmayan bir parçasıdır.
Bizler ne kadar kibirliyiz ki değerlerimizi –ki çoğu sakattır- tüm evren için geçerli sayabiliyoruz. Pek fazla aldırmadığımız hukuku evrensel olarak ilan edebiliyoruz. Bir taraftan savaşıp milyonları katlederken diğer yandan “Evrensel İnsan Hakları”ndan bahsedebiliyoruz. Oysa bırakın evrenselliği bunların çoğu küresel bile değildir. Hatta daha ileri gidelim Ülke bazında bile, aynı değildir. ABD de idam “EVRENSEL İNSAN HAKLARINA; YAŞAM HAKLARINA” rağmen bazı eyaletlerde vardır bazılarında yoktur.
İnsanın yüklediği değerler kâğıt üzerinde var olsa da uygulamada genellikle geçerli değildir. Asla da bırakın Evrenselliği,  ne ülkesel, ve ne de global(küresel)dir.
Önceleri bilim adamları bazı fizik yasalarının tüm evren için geçerli olduğunu düşünürlerdi Newton fiziğine göre bu doğru kabul edilirken Einstein tarafından bu görüş yıkıldı.Nevton yasalarının tüm evren için geçerli olduğuna inanılmaya başlandı ama bu bile yaklaşıktı. Sonunda Kuantum fiziğinin keşfedilmesi hiçbir teorinin tüm evreni kapsayamayacağı şüphesini doğurdu. Gerçekten de kimse kesin olarak EVRENSEL bir yasadan bahsedemiyor. Ve ben süslü cümlelerle ifade edilen “EVRENSEL” bir konudan bahsedildiğini duyduğumda kıvranıp duruyorum. Neredeyse çelik çomak oynamak bile EVRENSEL bir oyun. Yani tüm kâinatı kapsayan bir oyun. Uzaydan birileri gelse de oynasak mı?

Yapılması gereken EVRENSEL kelimesini günlük yaşamımızdan çıkarmak olmalıdır. Böyle bir şey ne vardır ne de olacaktır.

29 Nisan 2018 Pazar

ARKADAŞIM FUAT ÇANDARLI.

BİR ÇARŞAMBA GEZİSİNDE BİR KÖY KAHVESİNDE KAHVECİYE ÇEKTİRDİĞİMİZ BİR FOTOĞRAF

         Sanırım 2014 yılıydı. İÇSES korosunda birlikte çoksesli müzik yaptığımız sevgili ÇAĞIN Kocaeli Üniversitesinde bir "Sinema Günleri" tertiplediklerini ve buraya "Davetli" olduğumu söyledi. Sevinerek kabul ettim. Öğrencilik yıllarımda "Kervan Sineması"ndaki SİNEMATEK Derneğinin sinema sanatına bakış açımızı derinden nasıl etkilediğini bildiğim için sevinerek kabul ettim.
Ancak bir sorun vardı. Saçları bembeyaz iyi giyimli kişi (O ben oluyorum) her defasında kapıda terörist muamelesi görüyor ve içeriye telefon edilmeden Üniversitenin güvenliği tarafından içeriye sokulmuyordu.
          Bu ilk seanstan son seansa kadar aylar süren Sinema Günlerinde önce Kozmos serisini ardından da önemli filmleri izleyip üzerine tartışmıştık.
         Bu sinema günlerinde fotoğraflarımızı çeken ve her pozdan sonra ekranına bakıp baş parmağını OK anlamında yukarıya kaldırmadan kimsenin yerinden kıpırdamadığını hayretle gördüğüm adam Fuat Çandarlı'ymış. Onun kurallarından biriymiş bu. Ekranı kontrol edip de çektiği kareye okey vermeden kimse yerinden kıpıldayamazmış. 60 yıllık fotoğrafçılık geçmişimde böyle bir otorıte sağlayamamıştım. Onu bırakın aklıma bile gelmemişti. Ben deklanşöre basar herkesden önce safları bozardım. Sonradan da şikayetler gelirdi. "Gözüm kapalı çıkmış, saçım dağınık, yanlış tarafımdan çekmişsin......"gibi bir yığın şikayetçi.
          Bir gün Fuat Çandarlı ile şehirde buluşup "Sinema Günleri"için yine o korumaların olduğu kapıya geldik. İçimden "Bu defa da kimlik sorarlar ve içeriye telefon ederlerse artık bu kapıdan içeriye girmeyeceğim" diye düşünürken kapıdaki güvenlikçi "OOO hoş geldiniz Fuat abi deyip de en sempatik pozuyla bizi içeri alınca içimden verdiğim söz de eriyip gitti. Neyse ki bu filmleri hazırlayan Kaya bey doktorasını yapmak üzere yurt dışına gittiği için bizim de o kapıdan geçişimizin sonu gelmişti.
       12 Eylülün İstanbul'unda herkesin didik didik arandığı günlerde mavi Wolksvagenimle ne zaman bir denetim noktasına gelsem şöyle bir bakıyor ve "Geçin" deyip yol veriyorlardı bu da bende "Ulan amma ayrıcalıklı adamım, adamlar beni büyük bir devlet adamı falan sanıyorlar" gibi acayip bir şişinmeme neden oluyordu. Arkadaşlarla bir gün askeri bir denetim noktasında çevrildik. Asker şöyle bir baktı "Geç" işareti verdi. Gurur işte, arkadaşlarıma ne kadar önemli bir kişi olduğumu ilk elden ispatlama dürtüsü ile askere "Neden bizi de herkes gibi aramıyorsun" dedim. Ben, adamın "Aman efendim siz varken ben bu arabayı arayabilirmiyim" filan demesini bekliyorum. Asker Anadolu insanının o keskin zekası ve dobralığı ile "Yürü be amca senden ne köy olur ne kasaba.." deyiverdi. Hala aklıma geldikçe gülerim.
        Üniversite kapısında bu olayın üzerinden 30 yıldan fazla zaman geçtiği halde bana "terörist, olay çıkaracak kadar dinamik, babayiğit(!) falan gözüyle bakmaları da gururumu okşamıyor değildi ama
Fuat Çandarlı'nın da bir fenomen olduğunu anlamış oluyordum.
       Fuat Çandarlı ile ortak noktalarımız, yavaş gelişen dostluğumuzla bir bir ortaya çıkıyordu. İkimiz de fotoğraf tutkunuyduk. Bu tutkumuz için temel ihtiyaçlarımızdan bile kısıntı yapıp makine ve ekipmana büyük (Tabii bizce) paralar harcayabiliyorduk. Seyahat, müzik, sinema ortak noktalarımızdan bazılarıydı ve en önemlisi de iflah olmaz birer FENERBAHÇELİ idik.
Yakından tanıdıkça Fuar Çandarlı'nın ne kadar sağlam bir karaktere sahip olduğunu ne kadar fedakar ve karşılıksız her türlü yardımı herkese yaptığına ilk elden defalarca şahit oldum.
        İnterneti parmaklarını uzantısıymışçasına iyi kullanmasını, bir uzman kadar bilgisayar dünyasının içinde oluşunu hatta bu konuda çözemeyeceği problemin olmadığına defalarca şahit oldum. Öldü diye yenisini almak üzere olduğum laptopumu yeniymiş gibi hayata döndürüşü hala bu satırları onunla yazmamdan belli.
        Sevgili Fuat Çandarlı neredeyse İzmit'teki tüm koroların üyesi ve adeta uluslararası basın temsilcisi. Onun fotoğraflarına ve yorumlarına Kanada'dan bile karşılık geliyor. Onu anlayamayanlar da var. Onun kıymetini bilenler çoğunlukta ama kıymetini anlayamayan ve bilemeyenler de var. İstismar etmek isteyenler de ama bunlar ona vız geliyor.
        Sevgili Fuat Çandarlı ile kurduğumuz ÇARŞAMBA GEZGİNLERİ facebook sayfası şu aralar koroların yoğun konserleri nedeniyle biraz aktivitesini dondurmuş olsa da biz en çok prestij kazandıran sayfa. Hiç olmadık yerde hiç karşılaşmadığım insanlar elimi sıkıp Merhaba Vural bey dediklerinde afallıyorum. Hemen ardından devamı geliyor. "Sizi ÇARŞAMBA GEZGİNLERİ ile tanıyor ve takip ediyoruz.  İşte Fuat Çandarlı ile yürüdüğümüz yol bu. Yaptığımız ÇARŞAMBA gezilerinin ardından gittiğimiz yerlere birçok insanın gittiğini gördük. Karasu, Longos Ormanı, Sakarya Ağzı, Bilecik, Kınık, Kandıra, Kefken İstanbul Süleymaniye, Sultanahmet ve daha niceleri Biliyorum şimdi gücenecek benim Galatasaray'lı kardeşim Mehmet Erdem. O, ÇARŞAMBA GEZGİNLERİ nin üçüncü üyesi. Ne yazık ki FB yenince o üzülüyor, GS yenince de biz.  Şampiyonluk belli olunca üç ihtimal var. Ya, 1-Biz sevineceğiz, 2- ya Mehmet Erdem, 3- ya da üçümüz birden üzüleceğiz.
         Sevgili takipçilerim. Fuat Çandarlı'yı tanıdıkça onun ne kadar vazgeçilemeyecek bir DOST olduğunu daha iyi anlıyorum. Bu yazıyı okuyan ve onu da tanıyan çok kişi "Şunu da yazmalıydın, şu da eksik kalmış hatta Fuat Çandarlı'yı daha tam olarak tanıyamamışsın " diyenler bile çıkabilir ama hepsine haklısınız onları yazmamışım"dan başka cevabım yok.


17 Ekim 2017 Salı

vuralınyeri: MUZ CUMHURİYETİ DEĞİLİZ. PEKİ NEYİZ ?

vuralınyeri: MUZ CUMHURİYETİ DEĞİLİZ. PEKİ NEYİZ ?: Arazi parçalandıkça üretim maliyeti artar ve mutlaka sonunda el değiştirir. Büyük çiflikler doğar. BİZ MUZ CUMHURİYETİ DEĞİLİZ PEKİ ...

MUZ CUMHURİYETİ DEĞİLİZ. PEKİ NEYİZ ?

Arazi parçalandıkça üretim maliyeti artar ve mutlaka sonunda el değiştirir. Büyük çiflikler doğar.

BİZ MUZ CUMHURİYETİ DEĞİLİZ PEKİ NEYİZ?
ABD tarihi, neredeyse Fransız ihtilaliyle aynı zamanda başlar. 1789 yılında Fransa’da devrim gerçekleşmiş kral ve kraliçenin kelleleri giyotinin sepetine düşürülmüştü. Bu devrim on yıl sürmüş olsa da Fransızlar aslında Bastil hapishanesinin yıkılışını devrimin başlangıcı olarak kabul ederler.
Fransa’nın Amerika’nın bağımsızlığına yaptığı büyük yatırım Amerikalıları bağımsızlığa kavuşturmuş ama Fransa hazinesini tamtakır bırakmıştı. Gelirleri arttırma çabası nihayet devrimin patlak vermesine neden olmuştu. Amerikan Bağımsızlığı 1783 yılında gerçekleşmiş 6 yıl sonra da Fransız devrimini tetiklemişti
Amerikan tarihinin bu yazıyı ilgilendiren tarafı 1851 yılında başlatılan BATIYA GÖÇ olayıdır.
Amerikan hükümeti batıya göç programını başlattığında Avrupa’nın bütün maceracıları, suçluları ve son kuruşlarına kadar paralarını, Amerika’ya getirecek gemilere vermiş olan yoksulları tüm geleceklerini bu yarışa bağlamışlardı. Dikilen bayrağı kapan 150 hektar (1.500.000)m2 toprağa sahip oluyordu.
Bu topraklar tüm Amerikan tarihi boyunca hiç işlenmemiş ve hiç ekilip biçilmemiş topraklardı. Taşlık, ormanlık, bataklık olabiliyordu. Bu insanlar büyük çaba ve emekle buraları hayvancılık, çifçilik, gibi işler için ıslah ettiler. Bırakın kâr etmeyi karınlarını bile doyuramıyorlardı. Açlıktan ölenlerin sayısı hastalıktan ölenlerden belki de daha fazlaydı. Bu durum insanları çoğu kez suça sürüklüyor, hırsızlık cinayet ve soygunlar adi olaylarmış gibi çok sık görülüyordu. Merkezi hükümet zayıftı. Her kasabanın kendi kanunları, bankaları ve polis kuvveti (Şerifi) vardı. Elbette ki toprağın değerini çok iyi bilen ve bunları ellerinde toplamaya kararlı zenginler de vardı ki bunların çoğu kasabaların bankerleriydi.
Hayvan için, tohumluk için ve diğer ihtiyaçlar için parası kalmamış olan bu toprak sahipleri ister istemez bankalardan ipotek karşılığı borç alıyorlardı. Hasat zamanı ürününün para etmediğini gören çifçiler sözleşme gereği topraklarını bankerlere devretmek zorunda kalıyorlardı. Buna karşı çıkanların sonu darağacıydı. Hepimizin yakından tanıdığı Jessi James’ler işte böyle herşeylerini kaybetmiş intikamcı çifçilerden çıkmıştı. Sular durulduğunda eski çifçiler gitmiş yerine milyonlarca hektar toprakları yok pahasına elde etmiş para babaları gelmişti. Şimdi büyük çiflikler zamanıydı artık. Toprakların neredeyse tek amacı vardı otlak olarak kullanılmak. Bu çifliklerde sığır yetiştiriliyordu. En büyük arazilerde en büyük sürüler vardı.
Yeter ki toprağın olsun, istersen üzerinde kasabalar kentler bile kurarsın. Amerikalılar hem toprağın değerini iyi kavramış hem de yok pahasına nasıl elde edileceğini keşfetmişlerdi. Bu keşif sonraları bütün dünyaya ilham kaynağı olacaktı.
Bütün bunları neden anlattım. Son çeyrek asırda ülkemizin toprakları hızla Amerikalıların yaptığının daha incelikli ve daha zarif bir şekilde belli ellerde toplanması nı sağlıyor. Nasıl mı?
Önce toprakların 5 dekara kadar bölünmesine izin veriliyor. Miras 5 dekardan küçük olamıyor. 5 dekar bir aileye yetmediği gibi hisselisi hiç yetmiyor. Başlıyor kavgalar. Sonunda bir şekilde izaleyi şuyu denen bir yolla satılıyor. Satın alanlar genellikle aile dışından birileri. Zira aileler zaten paraya muhtaç. Satmayanların gençleri köyü terk edip kasabada veya kentte bir işe giriyor. Toprağı elinde bulundurana devlet dekar başına belli bir para ödüyor ve bu parayla yetinmek zorunda kalan yaşlı nüfus. Önce tarlasını kiraya veriyor, sonra da rahmetlik olunca çocuklar satıyorlar. Böylece yavaş yavaş topraklar belli ellerde toplanıyor. 5 dekarlık bir yerin kâr getirmesi neredeyse imkânsız. Bunun en az miktarının 20-25 dekar olması işlemeye, ekip hasat etmeye değer olmasını gerektiriyor.  Bu bile kârlı bir iş değil. Üstelik devlet sürekli ithalat yaparak ve yaptırarak küçük çifçiyi ve köylüyü tarımdan uzaklaştırmak için elinden geleni yapıyor. Diyelim ki birinin elinde 25 dekarlık bir arazi var diğerinin elinde 25000 dekar. Hangisi daha çok kar getirir. Bir traktörün verimliliği 103 dekar arazi içindir. Sulama çapalama vs için de yatırımın öyle olması gerekir. 25 dekarı olan birisi 4 kat daha pahalıya çalışıyor demektir. Biçerdöver için, ilaçlama için, gübreleme için de aynı şey geçerlidir. Para sahiplerinin bu küçük arazileri ellerine geçirmeleri için biz şehirliler de hem kullanılır hem de sürekli kandırılırız. “Et ithal edeceğiz fiyatlar düşecek” derler fiyatlar düşmez hayvan yetiştiricisi zarar ettirilir “Buğday, muz, karpuz, pirinç…. Ve nihayet saman ithal ediyoruz. Fiyatlar düşecek” derler ama hiçbir zaman ne çifçi kâr eder ne de kentli tüketici ucuza saman yer.

Oyun henüz tamamlanmadı. Hele Afrika’da devletin satın alacağı sonra bir yandaşa kiralayacağı yüzbinlerce hektar arazinin ürününü bize ucuza(!) satsın da bakın köylünün durumu ne olacak. Ülkemizdeki toprakların üçüncü eli, uluslararası şirketler olacak. Burada üretecekler ve bize ithalatmış gibi satacaklar. Biz bir muz cumhuriyeti değiliz ve olmayacağız da zira muz sadece güneyde dar bir şeritte yetişebiliyor ama kendi toprağında yabancıların ürettiği bir mesela BUĞDAY CUMHURİYETİ olabiliriz.

13 Eylül 2017 Çarşamba

ADALETİ DUMAN ALMIŞ YÜRÜYELİM ARKADAŞLAR


      Ülkemizde adalet bazen bir isim, bazen bir sarayın adı (ADALET SARAYI) ama en sık da ulaşılmak istenen bir KIZILELMA. Biliyorsunuz KIZILELMA ulaşılamayan bir ütopik ülkedir.
      Aslında ADALET'i bir uyuşmazlığın çözümünde haklıyla haksızı ayırdetmek veya kimin ne kadar haklı olduğunu bulmak için kullanılan bir sistem bir kompleks yapı olarak algılıyorum ben.
      Toplumları oluşturan fertler arasındaki ilişkilerin çözümsüzlüğünde başvurulan enstrümanlar gelenekler, örfler ve en önemlisi de yasalardır. Bu toplumdan topluma ve çağlar boyu değişiklikler göstererek gelişerek ve mükemmelleşerek günümüze kadar gelmiştir. Bunun bir kronolojisini yapmayı düşünmüyorum. Ancak artık modern bir toplum olduğumuzu iddia ettiğimiz bir çağda evrensel normlarda olmasını bekleriz. Ülkemizde ADALET için artık kitleler yüzlerce kilometre yürüyerek talepte bulunuyor. Soralım haydi nelerin adaleti?
       Ailelerde çocuklar arasında adil değiliz. Okullarda öğretmen öğrenci ilişkilerinde adil değiliz. İşçi işveren arasında adalet sakat. Memur ve amir arasında adalet arıyoruz. Futbol seyircisi adalet dağıtması, kuralları tarafsız uygulaması gereken hakemden adalet bulamadığı için sokaklarda hak aramaya çıkıyor. Dindarlar kendi aralarında adalet peşinde. Müşteri esnaftan esnaf müşteriden adil olmasını istiyor. Kadın erkek ilişkileri adil değil, daima erkekten yana. Ve de en önemlisi ADALET dağıtan kurumlara, yani ADLİYE’lerin adalet dağıttığına inanmıyoruz. Adalete güven %30 seviyesine inmiş.
        Adliyelerde adalet aramak çok pahalı ve çok yıpratıcı. Apaçık ortada olan bir miras meselesi bile onyıllar sürebiliyor. Bütün bunları sıralamak yerine sizin hayal gücünüze bırakmak istiyorum.
Son yıllarda gazetelerin yazdığı toplum haberlerine baktığımızda her olayda birkaç ölü ve iki katı kadar yaralı görüyoruz. Bunların her biri ADALET’in sokakta arandığı olaylar. Neden ise  Adalete güvenmeyenlerin çözüm arayışı.
       Adaletin gerçekleşmediğine gerçekleşemeyeceğine inanan insan kendi adaletini kendi sağlamaya başlayınca da gelsin cinayetler. Artık Mafya adaleti bile çok revaçta ve oldukça adil.
       Bir zamanlar bir meseleden dolayı ters düştüğümüz birisi sorunu kendi lehine çözmek için ünlü bir kabadayıya işi vermiş. Adamları gelip beni buldular ve kabadayının huzuruna çıkardılar.
Adam gayet ifadesiz bir suratla ama kibarca meselenin ne olduğunu sordu. Açıkça ve dosdoğru anlattım. Meğer şikâyetçi yan odadaymış. Onun gelmesini buyurdu. Bizi yüzleştirdi ve adamı odadan kovdu. Sonra da buraya kadar zahmet ettirdiği için özür dileyerek Balmumcudan Floryaya kadar kendi arabasıyla gönderdi. Sorun da böylece kökten çözülmüş oldu. Bu söylediğim 30 yıl kadar önceydi. Nerde o kesin adil çözümler, nerde o kabadayılar. Ve en önemlisi nerde o eski ADALET sezgisi.
       Adalet bir kavramdır ve ne yazık ki insan bu konuda doğru eğitilmezse egosunu adaletten hep üstün görür ve doğru olsa bile adalete inanmaz.

       İşimiz zor, her kalem için bir Ankara – İstanbul, sonra da dönüp bir İstanbul-Ankara arası yürümeliyiz. Marşımız da ADALETİ DUMAN ALMIŞ YÜRÜYELİM ARKADAŞLAR.....