5 Mayıs 2018 Cumartesi

EVRENSEL ?????


EVRENİN MİNİK BİR PARÇASI, TRİLYONLARCA GALAKSİDEN BİRİ


Çok sıklıkla kullanılan EVRENSEL kelimesi ne yazık ki yanlış kullanılıyor. Evrense Hukuk. Evrensel İnsan Hakları, Evrensel, Evrensel, Evrensel.
Evrensel kelimesi tüm kâinatı ifade eden bir kelimedir ve dünyamız bu evrenin söz edilemeyecek kadar küçük, biz toz tanesi kadar bile hükmü olmayan bir parçasıdır.
Bizler ne kadar kibirliyiz ki değerlerimizi –ki çoğu sakattır- tüm evren için geçerli sayabiliyoruz. Pek fazla aldırmadığımız hukuku evrensel olarak ilan edebiliyoruz. Bir taraftan savaşıp milyonları katlederken diğer yandan “Evrensel İnsan Hakları”ndan bahsedebiliyoruz. Oysa bırakın evrenselliği bunların çoğu küresel bile değildir. Hatta daha ileri gidelim Ülke bazında bile, aynı değildir. ABD de idam “EVRENSEL İNSAN HAKLARINA; YAŞAM HAKLARINA” rağmen bazı eyaletlerde vardır bazılarında yoktur.
İnsanın yüklediği değerler kâğıt üzerinde var olsa da uygulamada genellikle geçerli değildir. Asla da bırakın Evrenselliği,  ne ülkesel, ve ne de global(küresel)dir.
Önceleri bilim adamları bazı fizik yasalarının tüm evren için geçerli olduğunu düşünürlerdi Newton fiziğine göre bu doğru kabul edilirken Einstein tarafından bu görüş yıkıldı. Einstein yasalarının tüm evren için geçerli olduğuna inanılmaya başlandı ama bu bile yaklaşıktı. Sonunda Kuantum fiziğinin keşfedilmesi hiçbir teorinin tüm evreni kapsayamayacağı şüphesini doğurdu. Gerçekten de kimse kesin olarak EVRENSEL bir yasadan bahsedemiyor. Ve ben süslü cümlelerle ifade edilen “EVRENSEL” bir konudan bahsedildiğini duyduğumda kıvranıp duruyorum. Neredeyse çelik çomak oynamak bile EVRENSEL bir oyun. Yani tüm kâinatı kapsayan bir oyun. Uzaydan birileri gelse de oynasak mı?

Yapılması gereken EVRENSEL kelimesini günlük yaşamımızdan çıkarmak olmalıdır. Böyle bir şey ne vardır ne de olacaktır.

29 Nisan 2018 Pazar

ARKADAŞIM FUAT ÇANDARLI.

BİR ÇARŞAMBA GEZİSİNDE BİR KÖY KAHVESİNDE KAHVECİYE ÇEKTİRDİĞİMİZ BİR FOTOĞRAF

         Sanırım 2014 yılıydı. İÇSES korosunda birlikte çoksesli müzik yaptığımız sevgili ÇAĞIN Kocaeli Üniversitesinde bir "Sinema Günleri" tertiplediklerini ve buraya "Davetli" olduğumu söyledi. Sevinerek kabul ettim. Öğrencilik yıllarımda "Kervan Sineması"ndaki SİNEMATEK Derneğinin sinema sanatına bakış açımızı derinden nasıl etkilediğini bildiğim için sevinerek kabul ettim.
Ancak bir sorun vardı. Saçları bembeyaz iyi giyimli kişi (O ben oluyorum) her defasında kapıda terörist muamelesi görüyor ve içeriye telefon edilmeden Üniversitenin güvenliği tarafından içeriye sokulmuyordu.
          Bu ilk seanstan son seansa kadar aylar süren Sinema Günlerinde önce Kozmos serisini ardından da önemli filmleri izleyip üzerine tartışmıştık.
         Bu sinema günlerinde fotoğraflarımızı çeken ve her pozdan sonra ekranına bakıp baş parmağını OK anlamında yukarıya kaldırmadan kimsenin yerinden kıpırdamadığını hayretle gördüğüm adam Fuat Çandarlı'ymış. Onun kurallarından biriymiş bu. Ekranı kontrol edip de çektiği kareye okey vermeden kimse yerinden kıpıldayamazmış. 60 yıllık fotoğrafçılık geçmişimde böyle bir otorıte sağlayamamıştım. Onu bırakın aklıma bile gelmemişti. Ben deklanşöre basar herkesden önce safları bozardım. Sonradan da şikayetler gelirdi. "Gözüm kapalı çıkmış, saçım dağınık, yanlış tarafımdan çekmişsin......"gibi bir yığın şikayetçi.
          Bir gün Fuat Çandarlı ile şehirde buluşup "Sinema Günleri"için yine o korumaların olduğu kapıya geldik. İçimden "Bu defa da kimlik sorarlar ve içeriye telefon ederlerse artık bu kapıdan içeriye girmeyeceğim" diye düşünürken kapıdaki güvenlikçi "OOO hoş geldiniz Fuat abi deyip de en sempatik pozuyla bizi içeri alınca içimden verdiğim söz de eriyip gitti. Neyse ki bu filmleri hazırlayan Kaya bey doktorasını yapmak üzere yurt dışına gittiği için bizim de o kapıdan geçişimizin sonu gelmişti.
       12 Eylülün İstanbul'unda herkesin didik didik arandığı günlerde mavi Wolksvagenimle ne zaman bir denetim noktasına gelsem şöyle bir bakıyor ve "Geçin" deyip yol veriyorlardı bu da bende "Ulan amma ayrıcalıklı adamım, adamlar beni büyük bir devlet adamı falan sanıyorlar" gibi acayip bir şişinmeme neden oluyordu. Arkadaşlarla bir gün askeri bir denetim noktasında çevrildik. Asker şöyle bir baktı "Geç" işareti verdi. Gurur işte, arkadaşlarıma ne kadar önemli bir kişi olduğumu ilk elden ispatlama dürtüsü ile askere "Neden bizi de herkes gibi aramıyorsun" dedim. Ben, adamın "Aman efendim siz varken ben bu arabayı arayabilirmiyim" filan demesini bekliyorum. Asker Anadolu insanının o keskin zekası ve dobralığı ile "Yürü be amca senden ne köy olur ne kasaba.." deyiverdi. Hala aklıma geldikçe gülerim.
        Üniversite kapısında bu olayın üzerinden 30 yıldan fazla zaman geçtiği halde bana "terörist, olay çıkaracak kadar dinamik, babayiğit(!) falan gözüyle bakmaları da gururumu okşamıyor değildi ama
Fuat Çandarlı'nın da bir fenomen olduğunu anlamış oluyordum.
       Fuat Çandarlı ile ortak noktalarımız, yavaş gelişen dostluğumuzla bir bir ortaya çıkıyordu. İkimiz de fotoğraf tutkunuyduk. Bu tutkumuz için temel ihtiyaçlarımızdan bile kısıntı yapıp makine ve ekipmana büyük (Tabii bizce) paralar harcayabiliyorduk. Seyahat, müzik, sinema ortak noktalarımızdan bazılarıydı ve en önemlisi de iflah olmaz birer FENERBAHÇELİ idik.
Yakından tanıdıkça Fuar Çandarlı'nın ne kadar sağlam bir karaktere sahip olduğunu ne kadar fedakar ve karşılıksız her türlü yardımı herkese yaptığına ilk elden defalarca şahit oldum.
        İnterneti parmaklarını uzantısıymışçasına iyi kullanmasını, bir uzman kadar bilgisayar dünyasının içinde oluşunu hatta bu konuda çözemeyeceği problemin olmadığına defalarca şahit oldum. Öldü diye yenisini almak üzere olduğum laptopumu yeniymiş gibi hayata döndürüşü hala bu satırları onunla yazmamdan belli.
        Sevgili Fuat Çandarlı neredeyse İzmit'teki tüm koroların üyesi ve adeta uluslararası basın temsilcisi. Onun fotoğraflarına ve yorumlarına Kanada'dan bile karşılık geliyor. Onu anlayamayanlar da var. Onun kıymetini bilenler çoğunlukta ama kıymetini anlayamayan ve bilemeyenler de var. İstismar etmek isteyenler de ama bunlar ona vız geliyor.
        Sevgili Fuat Çandarlı ile kurduğumuz ÇARŞAMBA GEZGİNLERİ facebook sayfası şu aralar koroların yoğun konserleri nedeniyle biraz aktivitesini dondurmuş olsa da biz en çok prestij kazandıran sayfa. Hiç olmadık yerde hiç karşılaşmadığım insanlar elimi sıkıp Merhaba Vural bey dediklerinde afallıyorum. Hemen ardından devamı geliyor. "Sizi ÇARŞAMBA GEZGİNLERİ ile tanıyor ve takip ediyoruz.  İşte Fuat Çandarlı ile yürüdüğümüz yol bu. Yaptığımız ÇARŞAMBA gezilerinin ardından gittiğimiz yerlere birçok insanın gittiğini gördük. Karasu, Longos Ormanı, Sakarya Ağzı, Bilecik, Kınık, Kandıra, Kefken İstanbul Süleymaniye, Sultanahmet ve daha niceleri Biliyorum şimdi gücenecek benim Galatasaray'lı kardeşim Mehmet Erdem. O, ÇARŞAMBA GEZGİNLERİ nin üçüncü üyesi. Ne yazık ki FB yenince o üzülüyor, GS yenince de biz.  Şampiyonluk belli olunca üç ihtimal var. Ya, 1-Biz sevineceğiz, 2- ya Mehmet Erdem, 3- ya da üçümüz birden üzüleceğiz.
         Sevgili takipçilerim. Fuat Çandarlı'yı tanıdıkça onun ne kadar vazgeçilemeyecek bir DOST olduğunu daha iyi anlıyorum. Bu yazıyı okuyan ve onu da tanıyan çok kişi "Şunu da yazmalıydın, şu da eksik kalmış hatta Fuat Çandarlı'yı daha tam olarak tanıyamamışsın " diyenler bile çıkabilir ama hepsine haklısınız onları yazmamışım"dan başka cevabım yok.


17 Ekim 2017 Salı

vuralınyeri: MUZ CUMHURİYETİ DEĞİLİZ. PEKİ NEYİZ ?

vuralınyeri: MUZ CUMHURİYETİ DEĞİLİZ. PEKİ NEYİZ ?: Arazi parçalandıkça üretim maliyeti artar ve mutlaka sonunda el değiştirir. Büyük çiflikler doğar. BİZ MUZ CUMHURİYETİ DEĞİLİZ PEKİ ...

MUZ CUMHURİYETİ DEĞİLİZ. PEKİ NEYİZ ?

Arazi parçalandıkça üretim maliyeti artar ve mutlaka sonunda el değiştirir. Büyük çiflikler doğar.

BİZ MUZ CUMHURİYETİ DEĞİLİZ PEKİ NEYİZ?
ABD tarihi, neredeyse Fransız ihtilaliyle aynı zamanda başlar. 1789 yılında Fransa’da devrim gerçekleşmiş kral ve kraliçenin kelleleri giyotinin sepetine düşürülmüştü. Bu devrim on yıl sürmüş olsa da Fransızlar aslında Bastil hapishanesinin yıkılışını devrimin başlangıcı olarak kabul ederler.
Fransa’nın Amerika’nın bağımsızlığına yaptığı büyük yatırım Amerikalıları bağımsızlığa kavuşturmuş ama Fransa hazinesini tamtakır bırakmıştı. Gelirleri arttırma çabası nihayet devrimin patlak vermesine neden olmuştu. Amerikan Bağımsızlığı 1783 yılında gerçekleşmiş 6 yıl sonra da Fransız devrimini tetiklemişti
Amerikan tarihinin bu yazıyı ilgilendiren tarafı 1851 yılında başlatılan BATIYA GÖÇ olayıdır.
Amerikan hükümeti batıya göç programını başlattığında Avrupa’nın bütün maceracıları, suçluları ve son kuruşlarına kadar paralarını, Amerika’ya getirecek gemilere vermiş olan yoksulları tüm geleceklerini bu yarışa bağlamışlardı. Dikilen bayrağı kapan 150 hektar (1.500.000)m2 toprağa sahip oluyordu.
Bu topraklar tüm Amerikan tarihi boyunca hiç işlenmemiş ve hiç ekilip biçilmemiş topraklardı. Taşlık, ormanlık, bataklık olabiliyordu. Bu insanlar büyük çaba ve emekle buraları hayvancılık, çifçilik, gibi işler için ıslah ettiler. Bırakın kâr etmeyi karınlarını bile doyuramıyorlardı. Açlıktan ölenlerin sayısı hastalıktan ölenlerden belki de daha fazlaydı. Bu durum insanları çoğu kez suça sürüklüyor, hırsızlık cinayet ve soygunlar adi olaylarmış gibi çok sık görülüyordu. Merkezi hükümet zayıftı. Her kasabanın kendi kanunları, bankaları ve polis kuvveti (Şerifi) vardı. Elbette ki toprağın değerini çok iyi bilen ve bunları ellerinde toplamaya kararlı zenginler de vardı ki bunların çoğu kasabaların bankerleriydi.
Hayvan için, tohumluk için ve diğer ihtiyaçlar için parası kalmamış olan bu toprak sahipleri ister istemez bankalardan ipotek karşılığı borç alıyorlardı. Hasat zamanı ürününün para etmediğini gören çifçiler sözleşme gereği topraklarını bankerlere devretmek zorunda kalıyorlardı. Buna karşı çıkanların sonu darağacıydı. Hepimizin yakından tanıdığı Jessi James’ler işte böyle herşeylerini kaybetmiş intikamcı çifçilerden çıkmıştı. Sular durulduğunda eski çifçiler gitmiş yerine milyonlarca hektar toprakları yok pahasına elde etmiş para babaları gelmişti. Şimdi büyük çiflikler zamanıydı artık. Toprakların neredeyse tek amacı vardı otlak olarak kullanılmak. Bu çifliklerde sığır yetiştiriliyordu. En büyük arazilerde en büyük sürüler vardı.
Yeter ki toprağın olsun, istersen üzerinde kasabalar kentler bile kurarsın. Amerikalılar hem toprağın değerini iyi kavramış hem de yok pahasına nasıl elde edileceğini keşfetmişlerdi. Bu keşif sonraları bütün dünyaya ilham kaynağı olacaktı.
Bütün bunları neden anlattım. Son çeyrek asırda ülkemizin toprakları hızla Amerikalıların yaptığının daha incelikli ve daha zarif bir şekilde belli ellerde toplanması nı sağlıyor. Nasıl mı?
Önce toprakların 5 dekara kadar bölünmesine izin veriliyor. Miras 5 dekardan küçük olamıyor. 5 dekar bir aileye yetmediği gibi hisselisi hiç yetmiyor. Başlıyor kavgalar. Sonunda bir şekilde izaleyi şuyu denen bir yolla satılıyor. Satın alanlar genellikle aile dışından birileri. Zira aileler zaten paraya muhtaç. Satmayanların gençleri köyü terk edip kasabada veya kentte bir işe giriyor. Toprağı elinde bulundurana devlet dekar başına belli bir para ödüyor ve bu parayla yetinmek zorunda kalan yaşlı nüfus. Önce tarlasını kiraya veriyor, sonra da rahmetlik olunca çocuklar satıyorlar. Böylece yavaş yavaş topraklar belli ellerde toplanıyor. 5 dekarlık bir yerin kâr getirmesi neredeyse imkânsız. Bunun en az miktarının 20-25 dekar olması işlemeye, ekip hasat etmeye değer olmasını gerektiriyor.  Bu bile kârlı bir iş değil. Üstelik devlet sürekli ithalat yaparak ve yaptırarak küçük çifçiyi ve köylüyü tarımdan uzaklaştırmak için elinden geleni yapıyor. Diyelim ki birinin elinde 25 dekarlık bir arazi var diğerinin elinde 25000 dekar. Hangisi daha çok kar getirir. Bir traktörün verimliliği 103 dekar arazi içindir. Sulama çapalama vs için de yatırımın öyle olması gerekir. 25 dekarı olan birisi 4 kat daha pahalıya çalışıyor demektir. Biçerdöver için, ilaçlama için, gübreleme için de aynı şey geçerlidir. Para sahiplerinin bu küçük arazileri ellerine geçirmeleri için biz şehirliler de hem kullanılır hem de sürekli kandırılırız. “Et ithal edeceğiz fiyatlar düşecek” derler fiyatlar düşmez hayvan yetiştiricisi zarar ettirilir “Buğday, muz, karpuz, pirinç…. Ve nihayet saman ithal ediyoruz. Fiyatlar düşecek” derler ama hiçbir zaman ne çifçi kâr eder ne de kentli tüketici ucuza saman yer.

Oyun henüz tamamlanmadı. Hele Afrika’da devletin satın alacağı sonra bir yandaşa kiralayacağı yüzbinlerce hektar arazinin ürününü bize ucuza(!) satsın da bakın köylünün durumu ne olacak. Ülkemizdeki toprakların üçüncü eli, uluslararası şirketler olacak. Burada üretecekler ve bize ithalatmış gibi satacaklar. Biz bir muz cumhuriyeti değiliz ve olmayacağız da zira muz sadece güneyde dar bir şeritte yetişebiliyor ama kendi toprağında yabancıların ürettiği bir mesela BUĞDAY CUMHURİYETİ olabiliriz.

13 Eylül 2017 Çarşamba

ADALETİ DUMAN ALMIŞ YÜRÜYELİM ARKADAŞLAR


      Ülkemizde adalet bazen bir isim, bazen bir sarayın adı (ADALET SARAYI) ama en sık da ulaşılmak istenen bir KIZILELMA. Biliyorsunuz KIZILELMA ulaşılamayan bir ütopik ülkedir.
      Aslında ADALET'i bir uyuşmazlığın çözümünde haklıyla haksızı ayırdetmek veya kimin ne kadar haklı olduğunu bulmak için kullanılan bir sistem bir kompleks yapı olarak algılıyorum ben.
      Toplumları oluşturan fertler arasındaki ilişkilerin çözümsüzlüğünde başvurulan enstrümanlar gelenekler, örfler ve en önemlisi de yasalardır. Bu toplumdan topluma ve çağlar boyu değişiklikler göstererek gelişerek ve mükemmelleşerek günümüze kadar gelmiştir. Bunun bir kronolojisini yapmayı düşünmüyorum. Ancak artık modern bir toplum olduğumuzu iddia ettiğimiz bir çağda evrensel normlarda olmasını bekleriz. Ülkemizde ADALET için artık kitleler yüzlerce kilometre yürüyerek talepte bulunuyor. Soralım haydi nelerin adaleti?
       Ailelerde çocuklar arasında adil değiliz. Okullarda öğretmen öğrenci ilişkilerinde adil değiliz. İşçi işveren arasında adalet sakat. Memur ve amir arasında adalet arıyoruz. Futbol seyircisi adalet dağıtması, kuralları tarafsız uygulaması gereken hakemden adalet bulamadığı için sokaklarda hak aramaya çıkıyor. Dindarlar kendi aralarında adalet peşinde. Müşteri esnaftan esnaf müşteriden adil olmasını istiyor. Kadın erkek ilişkileri adil değil, daima erkekten yana. Ve de en önemlisi ADALET dağıtan kurumlara, yani ADLİYE’lerin adalet dağıttığına inanmıyoruz. Adalete güven %30 seviyesine inmiş.
        Adliyelerde adalet aramak çok pahalı ve çok yıpratıcı. Apaçık ortada olan bir miras meselesi bile onyıllar sürebiliyor. Bütün bunları sıralamak yerine sizin hayal gücünüze bırakmak istiyorum.
Son yıllarda gazetelerin yazdığı toplum haberlerine baktığımızda her olayda birkaç ölü ve iki katı kadar yaralı görüyoruz. Bunların her biri ADALET’in sokakta arandığı olaylar. Neden ise  Adalete güvenmeyenlerin çözüm arayışı.
       Adaletin gerçekleşmediğine gerçekleşemeyeceğine inanan insan kendi adaletini kendi sağlamaya başlayınca da gelsin cinayetler. Artık Mafya adaleti bile çok revaçta ve oldukça adil.
       Bir zamanlar bir meseleden dolayı ters düştüğümüz birisi sorunu kendi lehine çözmek için ünlü bir kabadayıya işi vermiş. Adamları gelip beni buldular ve kabadayının huzuruna çıkardılar.
Adam gayet ifadesiz bir suratla ama kibarca meselenin ne olduğunu sordu. Açıkça ve dosdoğru anlattım. Meğer şikâyetçi yan odadaymış. Onun gelmesini buyurdu. Bizi yüzleştirdi ve adamı odadan kovdu. Sonra da buraya kadar zahmet ettirdiği için özür dileyerek Balmumcudan Floryaya kadar kendi arabasıyla gönderdi. Sorun da böylece kökten çözülmüş oldu. Bu söylediğim 30 yıl kadar önceydi. Nerde o kesin adil çözümler, nerde o kabadayılar. Ve en önemlisi nerde o eski ADALET sezgisi.
       Adalet bir kavramdır ve ne yazık ki insan bu konuda doğru eğitilmezse egosunu adaletten hep üstün görür ve doğru olsa bile adalete inanmaz.

       İşimiz zor, her kalem için bir Ankara – İstanbul, sonra da dönüp bir İstanbul-Ankara arası yürümeliyiz. Marşımız da ADALETİ DUMAN ALMIŞ YÜRÜYELİM ARKADAŞLAR.....

26 Ağustos 2017 Cumartesi

ÇARŞAMBA GEZGİNLERİ LONGOZDA

ÇARŞAMBA GEZGİNLERİ'NİN ÜÇ FEDAİSİ KARASU YOLUNDA

Çarşamba gezginlerinin üç fedaisi Karasu gezisinin ilk ayağında Sakarya Ağzı’nda idi bunu yazmıştım. İkinci ayağında iki fedaiAcarlar Longoz ’undan izlenimlerini fotoğraflarken yazılı bölümleri kaleme almak da yine bana düştü.

Longoz terimi SUBASAR ORMAN anlamına gelmektedir. Akarsuların hızlarının iyice düştüğü deniz kenarında denizle akarsu arasında bir set oluşursa ve  bu set denizle akarsu arasında zaman zaman profili değişse de daimi bir bariyer oluşturur. Bu sulak alanda kökleri suya dayanıklı ağaç türleri ve su bitkileriyle bir ekosistem oluştururlar. ACARLAR LONGOZUNUN DOĞAL BİTKİ ÖRTÜSÜ

Bu ekosistemin ağaç türleri genelde dişbudak ve kızılağaç, bitkileri ise sazlıklar, nilüferler ve buna benzer su bitkileridir. Bu ekosistemin hayvanları da özeldir. Perdeli ayaklı kaz ve ördekler, kurbağa, yılan ve diğer sulak alan hayvanlarıdır. 
KAZ VE ÖRDEKLER İÇİN SAKİN VE BOL BESİNLİ BİR YER. İNSAN AĞABEYLERİ DE YİYECEK VERMEDE ELİ AÇIK

Elbette ki insan müdahalesi ile bu ekosistemler kırılgan bir yapıdadır. Benim gördüğüm iki Longozdan biri İğne Ada longozu diğeri de Acarlar longozudur. Bunların sayısının çok daha fazla olması muhtemeldir.
BURADA SIK SIK BİR BALIĞIN YARATTIĞI SU HALKASINI GÖREBİLİRSİNİZ

Acarlar longozunun hâkim ağaç türü Dişbudak ağacıdır literatüre de Acarlar Longozu Dişbudak Ormanı diye geçer.
Karasu ilçesinin gittikçe önem kazanan bir turizm merkezi olma yolunda ilerlediği söylenebilir. Birkaç yıl önce buraya gittiğimde küçük bir alan ziyaretçilere açıktı. 
EKOSİSTEMİN BİR PARÇASI OLAN ÜREME ALANLARINDA YUMURTADAN KISA SÜRE ÖNCE ÇIKMIŞ ÖRDEK YAVRULARINI GÖREBİLİRSİNİZ

Derenin üzerinde halen mevcut olan iki ahşap lokanta-kafe, longozun derinliklerine gidebilmek için pedallı kayıklar vardı. Nilüferler arasında kendi pedalını kendin çevir tarzında romantik çiftlerden pek kimseye sıra gelmezdi.
Karasu belediyesi buranın potansiyelini fark etmiş olacak ki burada düzenlemelere gitmiş. Ahşap bir yürüme yolu yaparak birkaç yüz metre uzunluğunda longozun içerilerine kadar gitme imkânı sağlamış. YÜZLERCE METRELİK AHŞAP YÜRÜME YOLU YORULMAKTAN KORKMAYIN EN SONDA BİR KAFE SİZİ BEKLİYOR
MEHMET ERDEM VE FUAT ÇANDARLI FUTBOL KONUŞUYORLAR

Otopark var; giriş çıkış 10 tl. hemen yanı başında dürüm ayran 8 tl. Yani arabanızın burada biraz beklemesi, sizin karnınızı doyurmanızdan daha pahalı.
Sevgili Fuat Çandarlı ve ben makinelerimizi çalıştırırken Mehmet Erdem kardeşimiz de telefonla manzaraya katkı sağlıyor.
Acarlar longozu görülmeye değer. ilk yazımda söylediğim gibi, burnumuz kadar yakınımızda yollar oldukçadan daha iyi. Çalışıyorsanız hafta sonu kalabalığı hoşunuza gidebilir ama çalışmıyorsanız hafta sonu oldukça sakin ve dinlendirici. Bahçenize dekor olabilecek bahçe süsleri de oldukça hesaplı.
Yazıyı okudunuz fotoğraflar çarşambadan beri izliyorsunuz. Haydi bir niyet edin de o tarafa yola çıkın benim tarif etmeme gerek yok GOGGLE amca sizi elinizle koymuş gibi götürür.Sevgile sunuyorum.




24 Ağustos 2017 Perşembe

ÇARŞAMBA GEZGİNLERİ VE KARASU

Bir yere hangi niyetle giderseniz sadece niyetinize odaklanırsınız. Karnınız açsa ve siz yemek yiyecek bir yer arıyorsanız gerisi teferruattır. Bir mal almaya gittiyseniz bu defa lokanta dâhil her şey teferruattır.
Karasu’ya defalarca gittim sadece iki defasında amacım fotoğraf çekmekti ve tüm detayları ile (zamanın elverdiği ölçüde) o iki defada çok şey gördüm ve fotoğrafladım. Şimdi o maksatla iki sevgili dostumu da bu güzelliklere ortak etmek için düştük yollara. Sevgili ÇARŞAMBA GEZGİNLERİ üçlüsü, yani ben, Fuat Çandarlı ve Mehmet Erdem

ÜÇ ÇARŞAMBA GEZGİNİ FUAT ÇANDARLI VURAL ATILGAN VE MEHMET ERDEM. KARASU YOLUNDA

SAKARYA AĞZINDA SEFERE ÇIKMAYI BEKLEYEN TEKNELER.

İlk durağımız Sakarya Ağzı. Burası Sakarya’nın Karadeniz’le buluştuğu yer. Bir gün önceki şiddetli yağışlar nedeniyle nehir hem coşkun hem de toprak renginde. Erozyonun açık göstergesi.
Sıcaklık 30 derece civarında dalgalara bakacak olursanız kıyamet koparan bir rüzgâr beklersiniz oysa yaprak bile kıpırdamıyor.
DENİZLE IRMAĞIN MİTOLOJİK ÇARPIŞMASI

Ulusal kahraman İstiklal savaşının denizci reisi İpsiz Recep Caddesi tam bir turizm atağına sahne olmuş. Mütevazı çay bahçeleri ve balık lokantaları haftasonu konuklarını bekliyor. Çay bahçeleri yine de mahallenin sakinleri ile, emeklilerle ve denizcilerle dolu. Sohbetin koyulaştığı yerler. Gölgeli ve serin yol boyu ağlarını tamir edenlere ve motorlarına bakım yapanlara rastlıyoruz.
AĞLARINI ONARAN BİR REİS



İPSİZ RECEP CADDESİNDE ÇINAR GÖLGESİ VE ÇINAR DALININ YÜKSEKLİĞİNİ ÖLÇEN FUAT ÇANDARLI KARDEŞİM

Med ve cezrin Med zamanına rastlıyoruz. Öğle saatleri güneşin çekimiyle sular kabarmış ve denizle nehrin amansız mücadelesi görülmeye değer. Hiç bu Sakarya savaşını kaçırır mıyız?
Denizle nehrin savaşında keskin bir cephe hattı var. 
FOTOĞRAFIN ÜST KISMINDA TATLI SU VE TUZLU SU KESİM HATTI VE OLTACILAR

Burada nehrin bulanık suları ile denizin masmavisi bıçakla kesilmiş gibi ayrı. Kimin ilerleyeceğine tabiat yasaları karar verecek. Burada şaşkın olan sadece balıklar. Tuzlu sudan birden tatlı suya giren deniz balıkları ile bunun tam tersini yapan tatlı su balıkları avcılar için bulunmaz bir fırsat. 
KARNI DOYMUŞ KARABATAKLAR ŞİMDİ SIRA KANATLARI KURUTMAK.

Tıka basa doymuş karabataklarla sürekli olta sallayan insanlar bu fırsatçılar. Tabii bir de biz varız; onları görüntüleyen fotosafariciler. Neyse ki bizim işimiz hem kolay hem de yorucu değil. Bizim işimiz bittiğinde onlar fırsat kollamaya devam edecekler.

Sevgili dostlarım burnumuz kadar bize yakın bu yerleri ne yazık ki bilmiyor ve bilsek de ihmal ediyor gitmiyoruz. Mükemmel yolları ve belediyelerin ekonomiyi canlandırmak için gayretleri ile tertemiz kasabalar yaratma çabaları bizler tarafından sürekli sekteye uğruyor. Her yerde çöp dağları, 
FOTOĞRAFIN SAĞ ÜST YANINA BAKIN ONLARIN HEPSİ MAALESEF ÇÖP.
 UTANÇ VERİCİ

trafiğe uymayan sürücülerin terörü yine de yıldırmasın gidin ve görün. Zihniniz dinlensin. Yenilenin. Bu gezinin ilk etabına bu kadar yer vereceğim sıkılmanızı istemiyorum. İkinci etap Acarlar Longozu olacak.