23 Ocak 2012 Pazartesi

"Doğal Denge Bozuluyor" mu gerçekten.

    Televizyonda kocaman adamlar konuşuyor. Konu doğal dengenin nasıl ve ne kadar bozulduğu. Sanırım konuklardan bazıları da konunun pek aşinası değil. Neyse ki yıllardır söylenen şeylere epey kulak kabartmışlar ki nerdeyse 40 yıldır söylenenleri şimdi daha güzel cümlelerle söyleyebiliyorlar ama yeni bir şey yok.
    Malum biz (yani ben) orman mühendisi olarak yetiştirildik ve bu mesleğe emek verdik. İlk yıllarımızda bir şeyi çok iyi bilirdik. Ağaç kesmeyi. Göğsümüze madalya takmak gerekseydi bunu en fazla ağaç kesene takarlardı. Tıpkı en fazla öldürenlerin en kahramanlık madalyasını aldığı gibi.
    Sonra birden yaptığımızın yanlış olduğu söylenmeye başlandı. Hadi bakalım şimdi trend değişti. En iyiler en çok ağaç dikenler oldu. Yani şimdi ağaç kesip ülkenin odun ihtiyacını karşılamış olanlar "Çevre kaatili" olarak özel yetkili mahkemelerde mi yargılanacak. Hayrettin beye göre öyle.
    Tv de tartışma sürüyor, Tabiatın veya Doğanın dengesinin bozulması aynı eski fikirlerle, ama yeni cümlelerle hararetle sürüyor. Sanki Dinozorların yok oluşundan bile insan oğlu sorumlu (insan kızlarını bilerek katmıyorum zaman uysa da onlar bu savaşa katılmamışlardır. O zamanlar kadın savaşçılar sadece Amazonlardı) Yahu insaf be dinozorlar yok olduktan 60 milyon yıl sonra insan dünyada ilk defa görülmüş. Adem ile Havva o yıllarda cennetten kovulmuş olmalı.
    Yahu kardeşim doğanın dengesi neden ve nasıl bozulsun. Bu iki kollu bakkal terazisine benzer. Sen bir kefeye bir şey koyarsan doğa da hemen öbür kefeye birşey koyar ve anında dengeye getirir. Sen bir şeyi kaldırırsan doğa da karşı kefeden bir şey kaldırır ve denge yine yerine gelir. Aslında dengeyi ne insan ne de başka bir hayvan bozamaz. Terazinin kefesine kim ne koyar veya kaldırırsa doğa da karşı kefede aynı şeyi yapar.  Şimdi dünyanın kefelerinde çok şey var ve dengede diyelim. Marsta hiç birşey yok orada dengede değil mi. Terazi boşken de dengede durmuyor mu.
    Valla adamlar üşenmemiş saymışlar günde bilmem kaç tür yok oluyormuş. Peki o kadar tür bir kefeden yok olunca öbür kefeden neler kalkıyor bilen var mı.
    Bir de neden biz hem ahkam kesiyor hem de ha bire terazinin kefesinden birşeyleri kazımaya devam ediyoruz.
   Söyliyeyim. Kendi rahatımız için. Kimse diyormu ki arkadaş ilaçlamaya boş verin. Doğanın dengesi bozuluyor. Biz sivrisineklerle, farelerle, yılanlarla, çakallarla, kurtlarla birlikte gül gibi yaşarız. Böylece dengeler de bozulmaz. Gülüyorsunuz değil mi. "Hadi be olur mu öyle şey, kel alaka." Demez misiniz?Açık oturumdakilere bunu söyleyen olsa onlar da ezberi bozup öyle diyecekler de bunu soran yok. Aslında var. Hemen e posta gönderiyorum ama okunmuyor. Tabii, formata uygun değil çünkü.
    Kutup ayıları küresel ısınmadan dolayı yok olma tehlikesindelermiş. Yahu ben onlardan hiç biriyle tanışmadım. Üstelik dinozorlar, mamutlar falan da yok olmuş. Eğer denge meselesi ise onlar o koca gövdeleriyle ortadan kalkınca terazi acayip havaya kalkmıştır da.
    Bir de şu erozyon meselesine gıcık olurum. Erozyonu durdur bakalım ne oluyor. Ova oluşumları nasıl oldu ve nasıl olmaya devam ediyor. Önce bunu Hayrettin amca bana anlatsın sonra erozyonu durdurup durdurmamaya karar verelim.  Sanki dağların doruklarında ekip biçen var da erozyon olunca gariplerim topraklarını kaybediyor, aşağıdakiler karganın ağzından düşen peynir gibi onların topraklarını lüpletiyorlar. Yok be kardeşim yok öyle bir şey.
     Böyle programları da yarı ulusal kanallarda 72 milyon kişi izlemiyor ha. Konuşmacıların iddiası doğru değil. Acunu, Ali kaptanı, Muhteşem yüzyılı izleyenleri çıkarırsanız geriye 69 milyon falan kalır.
Sevgiler sunuyorum. 

22 Ocak 2012 Pazar

Tüm Zamanların Uygarlık Doruğu MISIR

   Mısır uygarlığı ne benim ne de bu işle profesyonel olarak çalışanların tam olarak kavrayabileceği bir uygarlık değül. Detaylara girilirse tıpkı o uygarlığın labirentleri gibi içinden çıkılmaz durumlar ortaya çıkar. Yine de bu uygarlık insanları o denli içine çekmiştir ki insanda onun bir parçası olma isteğini bile doğurabiliyor.
    Fransa Cumhurbaşkanı Valery Giscard dEstaing bir demecinde II Ramses'in reenkarnasyonu olduğunu iddia etmişti. Bunu ben gazetelerde okumuştum. Arşivlerde vardır mutlaka.   
    Hadi o, büyük adam, büyük bir adamın reenkarnasyonu olduğunu hoş karşılayabiliriz. Sonuçta ikisi de devlet başkanı ama yine de uymuyor. Be Valery, be adam, II Ramses Seti nin oğlu olduğu için firavun oldu (iyi ki de oldu) peki sen kimin oğlu olduğun için seçildin bunu düşünsene. Babanı kimse tanımıyor ki. (Bu ülkede bu hem önemli değildir hem de DNA testi yapılmadan kolay kolay tespit edilemez derler. Günahı söyleyenlerin boynuna) Neyse canım bize ne bundan. Hadi bunu kabul ettik diyelim. Bir zamanlar modaydı belki hala da modadır. İnsanlar hipnozla geçmişe gönderiliyordu. Ben de böyle birçok seansa katıldım.
    Bu Mısır uygarlığına hayranlık duyan aynı kuşaktan yüzlerce II. Ramses bir o kadar da Kleopatra çıkmıştır. Bu arada ismi çok bilinen birkaç ünlünün de yaşdaş reenkarnasyonları vardı ama
II. Ramsesler açık ara öndeydi. Demek ki bunlar tüp bebek yönyemiyle falan gizlice reenkarne oluyor ama başka başka rahimlere düşürülüyorlardı. Olamaz mi yani. O gün de teknoloji ileriydi bu gün de.
    Bunlar olur mu olmaz mı, oldu mu veya olmadı mı bilemem ama ana tema bence Mısır'ın çekiciliği, gizemidir.
    Çok ünlü (Ama ben adını hatırlayamıyorum geçende okuduğum bir kitapta vardı ama henüz bulamadım) bir arkeolog, "Mısır uygarlığı asla olgunlaşmamıştır. Olgun doğmuştur." demiş. Yani şunu demek istemiş "bir uygarlık doğar, gelişir ve olgunlaşır. Mısır ilk iki süreci yaşamadan doğrudan olgun olarak ortaya çıkmıştır"
   Tam da benim daha önce Sumerler için yazdığım noktaya geliyor. Uygarlığı Sumerler icat etti. olgunlaştıracak kadar ancak yaşayıp kerpiçlerini geride bırakarak yok olup gittiler. Yine bence bu olgun uygarlığı alan Mısırlılar 1. Hanedandan başlayarak Roma istilasına kadar tarihin yarattığı en uygar toplum oldular.
   Sanmayın ki geride bıraktıkları kalıntıların, mesela Tutankamon'un hazinelerinin doğurduğu izlenimi uygarlık sayıyorum. Hayır hayır bunlar değil.
   Mısırda insan hakları bu gün bile ulaşılamayan bir düzeydeydi. Hukuk asla vazgeçilmeyen bir değerdi. Firavun hem devlet başkanı hem de ruhani liderdi. Ama onun tüm yetkilerini bile hukuk adına denetleyen bir yargıç vardı. Firavunun emri bile olsa yargıçtan geçerli somut bir gerekçe gösterilmeden hiç bir Mısır vatandaşının kılına bile dokunulamazdı. Polis şefleri bile yargıcın yazılı izni olmadan bir eve giremez, bir insanı sorgulayamazdı. Bunu yapan da bu emri veren de derhal tutuklanır ve cezalandırılırdı. Tabii cezalar belki biraz fazlaca ağırdı ama sonuçta ancak yargıç bu cezaları verebilirdi.
  Mısır kuruluşunu tamamlayıp, Nübye ve aşağı Mısır tek devlet olana kadar bir dizi savaş yaptı. Ancak bundan sonra asla yayılmacı bir politika izlemedi. Güçlü ordusu hep oldu (aksi halde bu kadar 3000 yılı aşkın süre yaşayamazdı) ancak orduyu misakı milli sınırlarını korumak ve iç isyan olduğunda bastırmak için kullandılar.
   Mısır vatandaşı olmak isteyen birisi başvurudan sonra araştırılıyor ve uygun görülürse vatandaşlık hakkı veriliyordu. Bir defa vatandaş oldu mu hiç kimse ona "sen falan ülkedensin" deyip ırkçılık yapamıyordu. Aksi halde bunu diyen şikayet ediliyor ve yargıcın karşısına dikilmekten kurtulamıyordu.
   Mısır sınırları içinde yaşayan her Mısırlıya devlet bakmak zorundaydı. Hiç kimse aç ve evsiz bırakılamazdı. Devlet herkese iş bulmakla yükümlüydü.
   Bütün bu yasalara rağmen (Maat) cinayet, hırsızlık, soygun, tecavüz olmuyor muydu? Elbette oluyordu. Yakalanırsan yanmak şartıyla. Şimdi olmuyor mu? Fark artık yanmıyorsun kurtulmanın binbir yolu açık. (tabii işini bilene)
   Mısır uygarlığı en başından en sonuna kadar kurduğu şehirlerde, yaptığı anıtsal tapınaklarda ve daha pek çok işte kimseyi zorla çalıştırmamıştır. Çalışanlar doyurulmuş, ev sahibi yapılmış, ve işe göre de değerli taşlarla ücret ödemesi yapılmıştır. Ancak altınla ödeme yapıldığına dair bir kanıt henüz yoktur (ben bilmiyorum belki de vardır) Altın sadece firavunlar için çıkarılıyor ve bir kısmı komşulara düzenli olarak rüşvet olarak veriliyordu. Mısırlılar, orduları olduğu halde ne kendi askeri ne de komşunun askeri ölmesin diye diplomasi gereği olarak komşu devletlere ödeme yapıyor ve müttefik olarak taahhütlü anlaşmalar imzalanıyordu. Böylece zenginliklerinden komşularının da pay almasını sağlıyorlardı.
  Hititler, Asurlular hep güce kaba kuvvete dayanan büyük devletler kurmuş ama uygar olamadıkları için birkaç yüzyıl içinde göçüp gitmişlerdir. Gariptir  ki Mısır onları yıkmaya da çalışmamıştır.
  Piramitler yapılırken tıpkı Babil Kulesi için düşündüğüm şey burada da gerçekleşmiş. Karnını doyurmak isteyen, bir eve sahip olmak isteyen ve Mısır vatandaşı olmanın avantajlarına sahip olmak isteyen o günün dünyasının hangi ülkeden gelirse gelsin insanlar iş bulabiliyordu. Bu yapılar ve diğer tüm muazzam tapınaklar bu insanlar tarafından yapıldı.
     Ne zaman bu duruma aklı ermeyen zayıf, aç gözlü, gaddar ve kendini yasalardan üstün gören, (güçlü firavunlar ölünce tanrılaşacaklarına inanırlardı yeni yetmeler firavun olunca) tanrı da olduklarını sanan yöneticiler başa geçmeye başladı işte o zaman bu "olgun doğmuş" uygarlık çöküşe geçti. Olgun uygarlık her canlı gibi fazla olgunluktan çürüdü.
     Mısır yine de tüm çekiciliği ile gizemli, güzel ve kumlu bir ülke, onların bir daha o eski doruğa tekrar ulaşmaları mümkün olur mu ? Dünyada bu kadar reenkarne 2.Ramses varken bu mümkün olabilir de Kleopatralarla iş nereye varır bilinmez. Sevgiler sunuyorum.

20 Ocak 2012 Cuma

Taraklı Evleri

    Sevgili dostlarım. Bu gün sizinle Taraklıya gideceğiz. Ben birkaç defa gittim ama her defasında çok kısa zamana sığdırılmaya çalışılan görevler içindi. Ya oradan geçiyorduk ya da orada birileriyle temas ediyorduk. O kadar hızlı geçişlerdi ki bunlar. Hani araba kullanırken manzarayı seyredemezsiniz buna hayıflanırsınız ama bakarsınız ki yanınızda oturan arkadaşınız horul horul uyuyor. Dersiniz ki "vay be hiç değilse ben görebiliyorum" bu replik yabancı gelmedi değil mi Muhteren Nur falan...
  Neyse ki sonunda emekli olup da tatile çıkan postacıya dönünce "Yahu şu gitiğimiz ama göremediğimiz yerleri bir de görmek için gidelim" diyerek Handanı ve Tülini de alarak bir plan dahilinde zaten aşık olduğumuz ülkemizin yollarına düştük. Bunlardan biri de Taraklı idi.
  Taraklı Sakaryanun bir ilçesi. Tabelasında 5100 kişilik nufus olduğu yazılı ama sakın inanmayın. Ben Türkiye'mi karış karış dolaştım. Ne hikmetse bu tabelalar hep .... 5100 - 10200 gibi net bir sayının yanına küsuratla inandırıcı olsun diye 100 veya 200 sayısı eklenmiş nüfus bilgileridir.
    Nufus taş çatlasa 2000 -2500 kişidir ama 5100 yazar. Başka bir yer kedilerle beraber 4000-4500 kişidir de 10200 yazar tabelasında. Nasreddin Hocanın dediği gibi inanmazsan say. Ama aynı hoca, karısı ciğeri arkadaşlarına ikram edip de "Kedi yedi" dediğinde de, "ulan bu kedi 1.5 okka çekiyor. Bu kedi ise 1.5 okka çeken ciğer nerde. Yok bu ciğerse kedi nerde." dediği gibi, kasabayı bir baştan bir başa 5 dakikada yürü, ana yola çapraz 3 dakikada yürü (bayır olmasa 1.5 dakika sürecek ya neyse. ama nüfusu 5100 olsun. Olacak iş değil. Her neyse canım bunda şaşacak ne var %2 lik zamma daha 4 ay varken bir gecede milli gelirden payımıza düşen 3000 dolar birden artmadı mı. Burası da sayım günü 2000-2500 kişi artmış ne var bunda. Anormal mi?
   Tarihi bu günmüş gibi hatırlıyorum (buna sakın inanmayın fotoğraf karelerindeki kayıttan öğrendim yoksa yılını bile hatırlayamam) 12 Aralık 2008 Cuma saat 15.05 de ilk fotoğrafı çekmişim.
   Bir an birbirimize bakıyor ve bu 5100 kişinin 100 kişisi burda da 5000 kişi nerde der gibi bakışıyoruz. Neyse adamlar belki de Cumadan tatile çıkmışlardır nerden bilelim.
   Evleri görünce biz adamları falan boş verip başlıyoruz sokak sokak dolaşmaya. Osmanlı mimarisi buraya damgasını tam vurmuş. Hemen Belediyenin düzenleyip yaşattığı tarihi konağa yöneldik. Burası bir Etnoğrafya müzesi adeta. Kasabanın bir de maketi var.
  Kültür Bakanlığı büyük ölçüde restorasyon çalışmaları başlatmış. Buradan çok eser, yeniden daha şimdiden kazanılmış. Henüz tekrar gidemedim ama TTNET reklamlarından gördüğüm MÜMKÜNLÜ -ki burasının Taraklı olduğunu herkes biliyor- bu restorasyon bayağı ilerlemiş olduğunu anlatıyor.
    Restore edilmemiş evlerin çoğu büyük bir sessizlik içinde, bir kısmında hala oturuluyor ama belli ki yoksulluktan.
  Sokaklarda Aralık ayının soğukluğu hissediliyor.
Dükkanların çoğu kapalı, Takvime bir daha baktım acaba 12 aralık 2008 tatil mi diye ama değil Cumaya denk geliyor.
   Bizim hanım çok tedbirlidir. İyi ki de öyle olmuş yoksa burada açlıktan bir hal olurduk. Yemek yerine onun hazırladığı ekmek arası birşeyleri atıştırdık.
   Esnaf nerede ki diye aranırken bir ayakkabı tamircisinin açık olduğunu görüp hemen daldım.

   İçerde kimse yok. Tam çıkacağım, yüzmetreci hızıyla bir delikanlı koşarak kendini içeriye atıverdi. Anlaşılan bizi yağlı bir müşteri sanmıştı. Durumu kavrayınca "Iıııh bunlar da yarım saatlik turistlermiş" diye hayal kırıklığı yaşayarak yine de ricamı kırmayıp köşker makinesinin başına geçip zoraki bir poz verdi.

  Tabii ki teşekkür ederek oradan ayrıldık.
  Esnafın en şanslı olanı otantik dokumalar satan bir amcaydı.
  Birkaç parça el dokumasını alarak Taraklının turizm sektörüne katkıda bulunduk. (sol alt köşedeki kumaşlardan)

  Adamcağız almadan kaçarız diye önce bir fiyat söyledi sonra da
  "Sizin için haydi şu kadarını almayayım" diye de ikramda bulundu. Zaten fiyat öyle düşüktü ki biz bu indirim lafını duymazdan geldik ve ilk söylediği fiyattan ödeme yaptık.

   Az sonra adam bize yetişip "Amca fazla vermişsin al paranın üstünü" diye diretmez mi. İşte Anadolu ve Taraklı insanının Turizmden kazanç şekli bu. Hemen aklıma Batıdaki turizm merkezleri geldi.
 
Bırak almayı, fiyatı sormaya bile korkarsın. Hele hele bir de eline alıp yakından görmeye kalktın mı yandın. Sanki turistik eşyasının namusunu kirletmişsin de artık almak zorundasın. Gerisi zaten başlık parasıdır.
    Adamın bana bakıp da "Amca" dediğine inanıp 30-40 yaşında olduğunu sanmayın. Bilirsiniz saçı ağarıp da benim gibi o gün sadece 64 yaşında olan biri buna çok bozulur. Gerçi ben alıştım artık ama yine de kuşkulanarak adama yaşını sordum Handan şahidimdir 76 demez mi. Eh pes artık.
İki şerefeli modern cami ve kapalı dükkanların dekor olduğu, güzel döşenmiş kaldırımlarında yürüyen bizim takım

Bu köyleri kuranlar ne düşündü bilmiyorum ama dağlara öyle bir yaslanmışlar ki kiminnde sabah, kiminde de akşam erken bastırıyor. Saat daha 16 olmadan gölgelere esir olmaya başlayan köy içimi yakmak üzereyken aklıma TV denen bir aletin varlığı geldi de teselli buldum.


Orada bir köy var yakında, o köy hepimizin. Kahvesinde oturun. Daha siz ağzınızı açmadan kahveci çayınızı önüne koyarken yan masadan biri "hoş geldin, afiyet olsun" diyecek ve çayın onun  tarafından ikram edildiğini göreceksiniz.
Yurdumu ve insanlarını çok ama çok seviyorum. 
Batıya dönmüş güneşin batmasına daha çok var ama tepelerin gölgesi gündüzü zorlayıp duruyor. "Öteye git öteye git" diye


   Taraklı elbette çok güzel ve defalarca görülmeye değer. Şimdi koyduğum foroğraflara doya doya bakın. Ama Geyveden çıkıp da Taraklıya saptığınızdan itibaren yolda göreceklerinizi, mutlaka zaman
zaman durup arabanızdan inerek seyretmeli ve çekim yapmalısınız. Tablo gibi dağlar, yamaçlar ve bunların arasında inzivaya çekilmiş gibi duran minicik köyler ve bu köylerin dünyaya biz burdayız dercesine yükselen bembeyaz minareleri. Haydiyin hemen en yakın ama görmeyi aklımıza getirmediğimiz bir kasabaya. Sakın korkmayın en güzel fotoğraflar bulutlu havalarda çekilir. Sevgiler sunuyorum.

19 Ocak 2012 Perşembe

Sümerlerden bu güne kullandıklarımız

      Hani demiştim ya UYGARLIĞIN YARATICILARI SUMERLERDİR ve size bir liste sunacağımı da yazmıştım.
      Bir şeyi yazarken dikkatli olmak gerektiğini bildiğim için de kitaplarımı karıştırmaya başladım. Kitap bu, karıştırdıkça karışıyor ve sonunda çalışma odası allak bullak oluyor.Yani bir gün karıştırmak iki gün toplamak. Uuuf bu karıştırma sırasında meğer listemde amma çok karıştırılacak şey varmış. Hemen konuları bir kağıda yazdım. karşılarına da kitabın adını ve sayfasını.
    Bakın işte yazdım. İşte bu! Sümerler yazıyı ilk icat edenler va hala (değiştirerek de olsa) kullanıyoruz.
    Kitapları dengesiz bir biçimde indirince raflar eğilmesin mi. Hemen duvarcı düzecimi alarak doğrultmaya çalıştım. Sonra bir baktım ki bunu da Sumerle icat etmiş.
    Ortalığı fazla dağıtıpda  kendimi evin dışına atmaya kalkınca eşim elime bir liste tutuşturdu "bunları da gitmişken alıver" dedi. Şöyle kafamdan bir hesap yapayım dedim anaaaa toplama çıkarmayı da meğer Sumerler bulmamış mı.
    Arabanın yanına gidip lastiklerini kontrol edince hemen başka bir kitapta okuduğumu hatırladım. Tekerlek de onların icadıymış.
    İnmişken Sekapark'ta bir çay içeyim dedim. Belediye oraya çok şık bir güneş saati yapmış. Bunun neye yaradığını benden başka birkaç kişi, ya biliyordur ya bilmiyordur. Oraya koyanları saymıyorum tabii. Ben böyle düşünürken birisi önce gölgeye baktı sonra da saatini ayarladı. Şaşırdım ve sordum "Ne yapıyorsun kardeş?" "Abi buna güneş saati derler. En hassas saat buymuş her gelişte saatimi burda ayarlarım" demez mi ben kör cahil durumuna düştüm mü? Neyse ki bunun da Sümerler tarafından icat edildiğini biliyordum. Bununla kendimi avutabilirdim.
    Karasabanı onlar icat etmeseydi sanırım toplanacak meyve, avlanacak av tükenir ve biz de Darvin Türlerin Kökenini kavrayamadan ve evrildiğimizi fark edemeden açlıktan yok olup giderdik.
    Edebiyatın Destan bölümünü, heykeltraşlığı, tuğlayı, döner tablada çanak çömlek yapıp bunları pişirmeyi hep onlar icat etmişler meğer. Adamlardaki talihe bak ki yerleştikleri yerde taş olmadığı için evlerini, saraylarını ve taptıkları Fırtına tanrısına adadıkları tapınaklarını hep kerpiçle yapmışlar. Bu yüzden de bu yapılar 5000 yıl dayanıp bize kendilerini gösterememeiş. Odun çok kıymetli olduğu için sadece yazılı kil tabletleri ve çanak çömleği pişirmek için kullanmışlar. Zaten mezopotamyaya da fazla üşümemek için kuzeyden yani Anadoludan gelmişler. Sanırım bizim yaptığımız gibi önce tüm ayaktaki ağaçlerı kesip yaktılar, yakacak odun kalmayınca da baltalarını Mezopotamyayı fethetmek için kullandılar. Aynı soydan geldiğimizi iddia eden bilim insanları varmış. Genetik olmasa da davranış benzerliği iddia sahiplerinin dayanağıdır herhalde.
   İşin şakası bir tarafa Takvimi, yılın 12 ay 1 ayın 30 gün olduğunu onlar emretmiş. O günden günümüze sadece 5 gün 6 saat ilave edebilmişiz uygarlığa. Bir daireye 360 derece diyen de onlar. Bazı silahları, mutfak eşyalarını falan katmıyorum.  Hiiiç boşuna ben eskileri kullanmam demeyin bu kullandıklarımız 5000 yıldan daha eski ama ne kadar eski olduğunu kimse bilmiyor. En önemlisini unutuyordum. Dünyada ilk hukuk kurallarını koyup kanunla idare edilen devlettir. 5000 yıldan sonra birilerinin utanması için yazmadım bunu. İlk defa bir dine sahip olan da Sumerlermiş meğer. Modern bilimin, nasıl olup da Sumerlerin Kemer diye bir yapının yıkılması en zor mimari ve mühendislik yapı olduğunu keşfettiğini düşünüp durduğuna inanabilir misiniz. Ama inanın.
   Bu günlük bu kadar. Sevgiler sunuyorum

18 Ocak 2012 Çarşamba

ÖZLÜ SÖZÜN SAHİBİ KİMDİR


İnsanlar çok şeyi yaşarlar ama bunun çoğunun farkına varamazlar. Biri çıkar da aslında ne olduğunu söyleyince diğerler, “Tüh be! Ben neden bunu düşünemedim?” diye dövünür ama atı alan Üsküdar’ı geçmiş açıklamanın sahibi kendini tescil ettirmiştir.

Tabii bu bizim milletimiz için o kadar da önemli değildir. İlk biz söylesek de zaten bunu yayınlayamadığımız tescil ettiremediğimiz için lafta kalmış bir şişinmeden başka elimizde bir şey kalmaz.

Montaigne “Denemeler’ ini” yazdığında tüm okurları(1550 yılında olabilir) ve hatta ilk defa bu gün  okuyanlar bile, “vay be ben bunu biliyordum ama neden bu güne kadar ifade etmedim acaba” dediği şeyleri yazmıştı.

Anştan, (Einstein) görecelik ilkesini ortaya atıp bunu öğrencilerine öğretmeye çalışırken, kafası bir türlü basmayan bir kız öğrencisi sorar “Hocam, (bakın bu şekilde hitap tarzı bize özgüdür inanmayın o muhtemelen Sir, veya proffesor demiştir) bunu bir türlü kavrayamıyorum. Zaman neden göreceli olsun, neden kişiye veya olaya göre değişsin? Lütfen bir örnek verin de benim bu kalın kafam da bunu anlasın. (Muhtemelen sarışın olduğu için kavrayamamıştı.)

Anştayn bu, ne de olsa dahi, böyle bir soruyla karşılaşacağını tahmin etmiş olmalı ve cevabı uzun uzun düşünüp test etmiş olmalıdır ki hemen hiç düşünmemiş gibi yaparak soruyu yanıtlar.

“Bak evladım (bu hitap da bize özgüdür. Bunu Avrupa’da söyle de bak bakalım babalık davası açıp da mirasından pay alıyor mu almıyor mu.) şurda gördüğün soba nasıl güzel yanıyor, bunun üzerinde birkaç saniye otursan sana bir yıl gibi gelir. Sevgilinin kucağında bütün gece otursan sana bir dakika gibi gelir. İşte izafiyet budur.”

Kızın belki de sevgilisi yoktu ama varmış gibi davranarak hafifçe kızardı ve “Çok iyi anladım hocam” diye kıkırdadı.

Bu güne kadar hatta bu satırlara kadar yansıyan bu olay bu gün bile “Yahu bunu ben de fark etmiştim ama ne yazık ki bana değil Anştayn’a sormuşlar” diyebileceğimiz kadar gözümüzün önündedir. Dedik ya geçmiş olsun. Atı alan Anştayn, Üsküdar’ı geçeli yüz yıldan fazla oldu.

Bunları niye mi yazdım tabii ki sizleri olaya ısıtıp havaya sokmak için. Şimdi buraya yazarak bir bakıma tescil ettirmiş olacağım bu deyim bana aittir.

“HAYAT İYİ YAŞAMAK İÇİN ÇOK KISA, REZİLLİK ÇEKMEK İÇİN ÇOK UZUN” Nasıl beğendiniz mi bunu siz de mutlaka hissetmişsinizdir ama ilk ben yazıyorum işte. Özlü sözlerin sahipleri onları söyleyenler değil ilk defa imzasıyla yazıya dökenlerdir.

“Not: daha önce bunu yazan olduysa ben okumadım. Okuyan olursa bu iddiamdan hemen vaz geçebilirim. (Ben bunu söyleyeli çok oldu ama ilk defa yazıyorum ona göre itiraz edin tamam mı.)

Sevgilerim tüm dostlarıma ve takipçilerimedir. (takipçilerim şimdilik sadece birkaç kişi)

17 Ocak 2012 Salı

Uygarlığı Yaratanlar.

    Mezopotamyada öteden beri yaşayan halklar bir gün kuzeyden(muhtemelen Anadoludan) gelen ve kendilerine Obeydi (Obeyt adlı bir köyden geldiklerini söylüyorlardı) diyen bir halk tarafından istila edildi. Obeydiler Sumer dilinden başka bir dil konuşuyorlardı Bu Obeydilerin herhangibir soykırım yaptığına dair bir kayıt yoktur. Ancak Obeydilerin kısa sürede bu halkları yönetmeye başladığı biliniyor.
MÖ 4500-4000 yıllarında Sami ırkından olmayan bu insanlar, uygarlığın ilk yaratıcıları olmuştur. Onların bilinen uygarlığımızın kaşifleri olduğu, yazıyı ilk kez onların kullandığı arkeolojik olarak hala geçerli en güçlü bulgudur.
    Uygarlığın bu mucitleri tarihte Sümerler olarak bilinir. Ancak uygarlığı modern anlamda en yüksek seviyesine çıkaranlar ise Mısırlılardır.
   Sümer uygarlığının icat ettiği  bir takım aletleri hala evlerimizde kullanılmaktadır. Bunları daha sonra listelemeyi düşünüyorum.
  Bunlar olurken Dünya nüfusu MÖ 6000 yılında 5 milyon Sümer uygarlığı başlarken de yaklaşı 8 milyondu.
  İlk en büyük ve en zengin şehir Babil idi. Şöyle düşünün. Babil kralı Nabukadnazar'sınız bütün mülk sizin. Siz verirseniz insanların karnı doyuyor. Siz kime iş veriyorsanız o hiç bir karşılık beklemeden çalışmak ekip biçmek zorunda. Aksi halde kelle gidiyor. O kadar servetiniz birikmiş ki herkesin gözü onda. Bu yüzden sizin de hayatınız tehlikede. Ne yaparsınız?  Korumalarınızı daha da arttırır casuslarınızı ortalığa salar ve sesini çıkaranın kellesini Fırata atarsınız değil mi? İşte İşler bu denli çıkmazdayken bir adam Nabukatnazara ulaşıyor ve ona bir öğüt veriyor. "Servetinizi mutlaka bu insanlarla bölüşmelisiniz. Ancak bunu karşılıksız verirseniz servetiniz yok olur gider ve insanlar tembel tembel sizden gelecek yardımı bekler. Onların önüne öyle bir hedef koymalısınız ki sizin servetinizi değil yapacağı işin karşılığını düşünsün."
   Nabukatnazar bu. Sadece güce inanıyor ve ya istediğini istediğinden alıyor ya da vermeyenin hem canını hem de malını alıyor. Bu iş aklına pek yatmasa da yine de düşünmeden edemiyor.
   Bir süre sonra kendisine bunu söyleyenin canını neden almamışsa bir daha konuşmak istiyor.
   Adam geliyor ve diyor ki. İnsanların tek istediği karnını doyurmak. Zaten para da icat edilmedi ki para verelim. Benim aklımdaki devasa bir kule yapmak ve buna da Babil kulesi demek. Tanrı Marduka adarız ve bunu yapmak en az 50 yıl sürer ve bu 50 yıl kimse krala kafayı takmaz ve servetiyle uğraşmaz."
    Fikir akla yatkındır. Hem kendisi ölse bile kule adıyla birlikte binlerce yıl anılacaktır. (Adam haklı. Kule şimdi yok olduğu halde bakın ondan bahsediyoruz.)
   İşin şakasını bir tarafa bırakarak olayı yakından inceleyelim.
   Proje o kadar büyüktür ki Babil devletinin insan ve hayvan gücü bununla başa çıkacak sayıda değildir. Önce kazmacılar, taş ustaları, taşımacılar, kerpiç dökenler, bunları yönetecek ustalar, bu kadar insanı doyurmak için yemek pişirenler, pişirilen yemeği sunanlar, pişecek yemeğin malzemesini yetiştirenler ve daha neler neler.
   1960 lı yıllarda Almanya gelişen sanayii için işçi bulamıyordu ne yaptı. Türkiyeden, Yunanistendan, Yugoslavyadan, İtalyadan ve daha nice ülkeden işçi ithal etmedi mi.
   İşte Nabukatnazar'ın danışmanı da aynı aklı verdi. "Bak kralım senin halkının hepsine iş verdik hepsi mutlu ama, komşuların şimdi servetini çalmak için pusuya yattı. Gelin kapılarımızı onlara da açalım. Hepsi gelsin burada çalışsın. Komşularının çalışabilecek ne kadar insanı varsa buraya gelir ve savaşacak kimseyi bulamaz olurlar ve biz de rahat ve tehlikesiz bir hayat süreriz." bunun üzerine hemen haberciler komşu ülkelere gönderildi. Muazzam kule yükselirken çalışanlar her ulustan bir karmaydı ve ne yazık ki hesaplanamayan bir zorluk ortaya çıkmıştı. Bu kalabalıkta her dil konuşuluyor ve insanlar birbirlerinin ne dediğini anlayamıyordu. Bu yüzden yanlış anlamalar sonucunda binada yanlış işler yapılmaya başlandı. Biri bunu it derken diğeri çek anlıyor, başka biri kaldırın deyince kimi kaldırıyor kimi bırakıyordu ve kazalar meydana gelmeye başladı. Tabi o zaman smültane çeviri de o kadar ilerlememişti. Derken en iyisinin bu inşaatı durdurmak olduğuna karar verildi. Yine de 20 yıl huzur ve sükun içinde mutlu geçmişti. Yani iş bayağı tutmuştu.
  Kutsal kitap Tekvin bunu özetle şöyle anlatır. "Babilliler başı göğe değecek bir kule yapmaya başladılar. Bu tanrı katına çıkmak için yapılan bir binaydı. ve Rab bir gecede çalışanların dillerini birbirlerinin dillerini anlamayacak şekilde unutturup karıştırdı. Böylece inşaat durdu ve sonra da yıkılıp gitti"
   Bu bir gecede olacak şey mi Allah aşkına.
   Babil kulesi insan topluluklarını yönetmenin ilk ve en büyük en görkemli insanca buluşudur. Günümüze kadar gelmiş en temel ihtiyaç olan İŞ sahibi olmanın  toplu uygulamasıdır. İlk büyük yatırımıdır. O denli büyüktür ki bu tüm Avrupa, Amerika ve Diğer sanayileşmiş ülkelerde başka ülkelerden işçi temin etmenin de ilk ve en eski modelidir. Bunu Mısırlılar Piramitleri yaparken, Mayalar kendi şehirlerini kurarken ve günümüze kadar hemen her uygarlık bu yolu izlediler.
   En azından ben böyle düşünüyorum. Diğer uygarlıkları da sırayla incelenmeye devam edeceğiz Tarihin tozlu sayfalarında dolaşmak güzel değil mi.

16 Ocak 2012 Pazartesi

Antik devasa yapılar neden yapıldı

      Burada yapmak istediğim Antik devasa yapıların neden yapıldığı üzerine kafa yormaktır.
      Mısır piramitleri gerçekten firavunların kişisel tatmini için mi yapıldı. Ankhor gerçekten bir kral burada rahat yaşasın diye mi yapıldı.
      Ayasofya, Süleymaniye imparatorların şanını yaşatmak için miydi. Evet şanlarını yaşattığı muhakkak ancak unutulmamalıdır ki o günün ekonomilerinde muazzam bir hareketlilik ve zenginliğin neredeyse tüm nüfusa aktarıldığını da gösteriyor.
     Onlarca yıl süren piramit inşaatında sadece taş işçilerini doyurmak için bile neredeyse tüm çiftçiler seferberdi. Onları tarladan inşaat alanına taşıyan on binlerce insanın da karnı doyuyordu.  Sanıldığı gibi burada köleler ve esirler de işkenceyle çalıştırılmıyorlardı. Bu konuda kayıtlara geçmiş tek satır bile yoktur. Tam aksine komşu ülkelerden bile buraya çalışıp karnını doyurmak için muazzam bir çekim alanı yaratılmıştı. O kadar ki burada çalışırken ölenlerin mumya yaptıracak ve kendi mini piramitlerine gömülecek kadar zenginleştikleri bile bilinmektedir. Diğer muazzam yapılara da bakacağız. tüm bu yapıların inşa edildiği dönemler toplumsal esenliğin en üst düzeyde olduğu ve işsizlik sorununun yaşanmadığı dönemlerdi. İşsizlik başladığı andan itibaren çöküşün de başladığı, en azından duraklama olduğu biliniyor. Tarihi kayıtlar bunu söylüyor.