12 Nisan 2021 Pazartesi

Türk Müziğine eleştirel bir bakış

 1957 yılında müziğimizle tanışmam Urfa Musiki Derneğinde oldu. Tahmin edeceğiniz gibi bu meşk usulüne dayanan bir kendi kendine öğrenme durumuydu. Üniversite yıllarında 1963 de Teoman Önaldı'nın kurduğu İ.Ü.  Tıp korosunda sonra da İleri Türk Musikisi Derneğinde gerçek müzikle tanıştım. O güne kadar radyodan dinlediğim şarkılara udumla eşlik etmeye çalışır taksimleri taklit etmeye uğraşırdım. İleri Türk Musikisi Derneğinde ilk nota derslerini alınca bu işin esasının bu olduğunu kavradım. Teoman Önaldı hocamın ud tekniğini görünce bu sazı asla çalamayacağıma karar vermişken onun teşviki ile devam cesareti buldum. buraya kadar yazdıklarım benimle ilgili. Sonra pek çok ortamda, pek çok koroda ud çalarak yıllar geçti.

Beni dehşete düşüren aynı eserlerin farklı kaynaklardan farklı notalarının oluşuydu. Şeflerimizin önümüze koyduğu notalara sadık kalırken hep "Doğrusu hangisi" diye düşünmüş bazen de tartışmışımdır. Birçok yerel şefin de notaya sadık kalmadığını görünce nota bilmediklerini anlıyordum Giderek müziğimiz hakkında düşünmeye ve araştırmaya başladım. 

Korolara insanlar vakit geçirmeye, sosyal statü kazanmaya, müziği sevdiği için, sahnede boy göstermek için, eşi veya sevgilisi istediği için, gibi temeli olmayan ve bağları da zayıf olan nedenlerle geliyorlardı. devam istikrarsız ve düzensizdi. Kimse disipline girmek istemiyordu. Çalışmalar saatinde başlayamıyor ve bitemiyordu. Erdinç Çelikkol gibi hocalar bile bunun üstesinden kısmen gelebiliyordu.

Kulağı biraz sağlam olan koristler mutlaka solo bekliyor alamayınca da küserek ayrılıyorlardı. Bu, hocalar üstünde baskı yaratıyor solo sayısı arttırılıyor bu da bazı solistlerin konseri berbat etmesine neden olabiliyordu.

Hocanın repertuvarı yerine, koronun söyleyebileceği şarkılar seçiliyor, öyle olunca da her konser birbirine benzemeye başlıyordu. Nihavend, Hicaz, Hüzzam, Uşşak makamlarının dışına çıkılamıyor böylece de bir ilde bulunan (Yazdıklarım İzmit içindir.) tüm korolar sanki "Bu şarkıları en iyi kim okur" yarışmasıymış gibi bir hal alıyor. Aynı yüzler hemen her koroya katılıyor, hocalar da bunda bir sakınca görmüyor. İlde bulunan birkaç profesyonel saz hemen her konserde korolara eşlik ediyor. İnci Yaman hocamız, Gürcan'la Bircan'ı her hafta getirirken konserlere mecburen İstanbul Radyosundan sazlarla  çıkıyordu. Erol Sayan, İnci Yaman, Erdinç Çelikkol, Mustafa Sağyaşar, Mithat Yılmazel, ve Sadun Aksüt Hocalar yıllarca burada koroları çalıştırdılar; ancak eldeki malzeme yeterli alt yapıya sahip olmadığı için çemberi onlar da kıramadı.

Bu işi en sağlam tutmaya çalışan ancak sonunda yarı yarıya pes eden Neyzen Dr. Erdoğan Akkanat'tır

Mesleği tıp doktorluğu olan bu değerli neyzen ve müzikologla (Teoman Hocamla aynı sınıfta tıp eğitimi almış) da çalıştım, bu çemberi birkaç konserle kıran bir hocadır. Nevakar'ı bile izleyici ile buluşturmuştur. Tek kuruş almadan müzikle uğraşan nota da öğrettiği neyzenler de yetiştiren Erdoğan hocanın görevlendirmesi ile iki yıl nota dersi verdim. 30 kişi başlıyor beş kişi ile devam ediyorduk. sonunda ben de emeğimin çöpe gitmesine dayanamadım. şimdilerde bir buçuk yıldan fazla pandemi yüzünden çalışmalara ara verildi.

Gelelim genele, TRT radyolarının Türk müziğini TRT nağme ile sınırlandırmış olması giderek orayı da kısır döngüye soktu. Radyo sanatçılarının neredeyse tamamını sesinden tanırdık. 20 yıldır TRT ye giren sesler neredeyse birbirinin kopyası, ayırd edemiyorum. Sizler özellikli, ayırd edici özelliği, ses ve tavırları olan sanatçılar olarak ayrı bir yerdesiniz. 

Müziğimizin oda müziği olduğunu asla unutmamalıyız diye düşünüyorum. Eğer batı ayarında bir orkestrasyon yapıp bir seviye yukarı çıkamıyorsak, bir saz ordusu, bir korist ordusu ile sahne almanın görsellikten öte bir yararını göremiyorum. Bu görselliği de en çok bozan kemen arşelerinin birinin inerken diğerinin kalkmasıdır.  Rahmetli Yıldırım Gürses ve bildiğim kadarıyla İsmet Nedim bazı denemeler yapmıştı ama neden devamı gelmedi bilemiyorum; sadece TRT nin kurumsal olarak desteklemediğini tahmin edebilirim. Çok iyi saz ustaları yetişiyor; konservatuvarlar bunu başarıyor, ancak duygu yüklü müziğimizi aşırı teknik icralarla bu duygudan kopardıklarını düşünüyorum. Yorgo Bacanos, Musa Kumral, Teoman Önaldı, Cengiz Dişçioğlu, Kadri Şençalar' da tekniğin zirvesinde oldukları halde onların Türk müziğinin ruhunu tam yansıtan icralarını şimdiki "uçan parmak" larda bulamıyorum. 

Sevgili Selim hocam, sizi ve eşinz Neşe Hanımı hem zevkle dinliyor hem de kendimize çok yakın buluyoruz. Ben Denizlili eşim İzmirlidir belki de bu sizi kendimize yakın hissetmemize nedendir. Bundan birkaç yıl önce sizin programınızda Teoman Önaldı Hocamın "Kelebekler Diyarında" eserini büyük incelik göstermiş ve Hüseyin Erci nin ud taksiminin ardından icra etmiştiniz. Bizim için unutulmaz bir anıdır. 

2 Ocak 2021 Cumartesi

vuralınyeri: AİLE İÇİ CİNSEL AYRIMCILIK VE ŞİDDET

vuralınyeri: AİLE İÇİ CİNSEL AYRIMCILIK VE ŞİDDET: Feodal ve ataerkil toplumlarda erkek lehine cinsel ayrımcılık tarihsel bir olgudur. Bu olgunun etkileri toplum ne kadar refaha erse de kol...

CHP VE MİLLET İTTİFAKI AKIL VERENLERE KULAKLARINI TIKAMALI

 

CHP iyi yolda

CHP ye akıl veren çok. Bunların bir kısmı iktidar akiller. “CHP şöyle yaparsa iktidar olabilir, böyle yaparsa olabilir” iyi canım öyle yaparız.

Diğerleri de telaşla aklına her geleni Çözüm diye dayatmaya çalışan CHP liler.

Oysa her şeyin bir zamanı ve ortamı var. Kemal Kılıçdaroğlu bence bunu en iyi bilen ve uygulayan bir teknik adam.

CHP veya Millet ittifakının taraftarlarının en büyük hayal kırıklığı KARARSIZLAR blokunun artmasına rağmen CHP nin oylarının artmaması görülüyor. Oysa önemli olan AKP den ne kadar kopuş varsa o kadar iyi olmasıdır. Eğer bir seçmen partisinden ayrılmışsa maksat bir şekilde hallolmuş demektir. Orada biriken seçmen artık yeni bir yola girecek demektir. İşte bundan sonra ikinci aşamaya girilecektir.

Bir parçadan kopan tekrar o parçanın ayrılmaz bir parçası olamaz. İyi de neden şimdi CHP programını, neler yapacağını açıklamıyor ve oy oranını arttırmıyor.

Bir futbol takımını düşünün. Yapacağı bir derbi maçının kadrosunu, taktiğini ve diğer ayrıntıları 15 gün önceden açıklar mı? Veya sezon başlamadan bir ay önce kondisyonunu en üst seviyeye taşır mı? İşte Kemal bey iyi bir teknik direktör olduğunu bana göre bunları kafasının içinde tutarak gerçekleştiriyor.

“Efendim, neden millet ittifakının Cumhurbaşkanı adayını açıklamıyor.”  “Efendim neden sosyal ve ekonomik programını şimdiden açıklamıyor” vs, vs

Özellikle de Levent Gültekin bu konuda çok aceleci. O kadar aceleci ki, insan kuşkulanmadan edemiyor. Kemal beyin ya da Millet ittifakının elini erken açmasını sağlamaya çalışıyor diye düşünüyor insan. Böyle dostlar varken düşmana ne gerek var. Muharrem İnce, Mustafa Sarıgül, Fikri Sağlar daha kim bilir kimler vardır da benim haberim yoktur.

Millet İttifakının sabra, sükûnete ve seçim dönemine girene kadar sır saklamaya ihtiyacı var. Bundan sonra asla seçim olmayacağını da düşünüp ajandada buna engel olma planlarının da olması gerekir.

 

VİRÜSLERLE YATIP KALKMAK

 

Virüslere genel bakış.

Aylardır Corona virüsle boğuşuyor köşe kapmaca oynuyoruz. Önemli olan Covit 19 ile yan yana gelmemek.  Tek bir temas bile bulaşmaya yeterli. Bunun da üç ayrı sonucu var.

 1- Hasta olmadan bulaştıran olabiliyorsunuz. (BAĞIŞIKLIK SİSTEMİNİZ ÇOK GÜÇLÜ)

2- Hastalanıp şu veya bu şekilde, yani ayakta veya hastanede iyileşebiliyorsunuz. (BAĞIŞIKLIK SİSTEMİNİZ FENA DEĞİL)

3- Hastalanıp ölebiliyorsunuz. (BAĞIŞIKLIK SİSTEMİ OLDUKÇA ZAYIF)

İyi de virüs nedir, nasıl çoğalıyor ve nasıl hasta ediyor.

Virüslerle ilgili bu yazacaklarım benim anlayabildiğim bilgi kırıntılarının tarafımdan birleştirilmesidir. Uzmanı olmadığım bir konuda ancak bir halk adamı olarak anladıklarımdır.

Virüsler cansızdan canlıya geçen ilk biyolojik formdur. Şartlar uygun olmadığında kristalleşerek sonsuza kadar cansız olarak kalabildiğini ve şartlar uygun olduğunda tekrar faaliyete geçip  canlandığını görüyoruz.

İlk keşfedilen virüs Tütün Mozaik Virüsüdür. Ancak ışık mikroskopunda görülemeyecek kadar küçük olduğu için şekli hakkında herhangi bir açıklama yapılamamıştır. 1936 yılında elektron mikroskopunun keşfedilmesi ile görülebilmiştir. (İlginçliği tıpkı aya  Neil Amstrongla Buzz Aldrin’i indiren ay modülüne benzemesidir.)

Virüsler önce bir bakteriye veya canlı hücreye yapışır. Hücre zarını delerek kendi DNA sını (RNA da olabilir. ) hücreye veya bakteriye enjekte eder.  Enjekte edilen bu gen parçası hücrenin veya bakterinin içinde kendisini defalarca kopyalayarak (ortalama 200 defa) tek bir hücreden veya tek bir bakteriden 200 yeni virüs meydana getirir ve hücre zarını yırtarak diğer hücrelere saldırıya geçer.

Bu bulaşımın tek iyi tarafı sadece belli bakterilere veya belli bir organın hücrelerine saldırması, bulaşmasıdır. Ancak bu yine de onun hastalık yapıcılığından veya öldürücülüğünden bir şey kaybetmesi demek değildir.

Örneğin kuduz virüsü beyin hücrelerine, çocuk felci kas hücrelerine, herpes virüsü (uçuk)cilt hücrelerine,  Hepatit karaciğer hücrelerine ve Covit 19 ise akciğerlere saldırmaktadır. Bazı hastalık yapan bakterilere de saldıran ve tedavide de kullanılan bakterifaj denen virüsler bu bakterilerin yok edilmesinde yarar sağlamaktadır.

Virüslerle mücadelenin, birlikte yaşadığımız süreçte ne kadar zor olduğu ortadadır. Ancak bağışıklık sisteminin gücü en iyi hastalık savardır. Mücadelede ise önce aşının sonra da hastalığı yenecek ilaçların bulunması ile mümkün olacaktır.

Covit 19 virüsünün öldürücü olması doktorlarca (benim anladığım kadarıyla) Ölen hücrelerin hızla kana karışması, alvool denen hava keseciklerinin patlaması ve ölü hücre artıkları tarafından doldurulması, ardından da kan damarlarında hızla plak oluşması ile kan akışının kalpte ve damarlarda akamete uğraması sonucu ölüm meydana gelmektedir.

Virüsler, yayılmaları engellendiği zaman genetik şifresini değiştirme yeteneği ile kendi kendine MUTASYON geçirmesi ile farklı bir virüs haline gelmesi mümkündür. İşte benim anlayabildiklerim böyle. Yanlışlar benim,  doğrular ise evrensel tıp biliminindir.

15 Ağustos 2020 Cumartesi

vuralınyeri: EVRENİN BÜYÜK YARILMASI

vuralınyeri: EVRENİN BÜYÜK YARILMASI:             Çalışmalarım sırasında verdiğim aralarda belgesel izlemeye bayılıyorum. Gençliğimizde, öğrenim yıllarımızda meğer neleri ıskalam...

EVRENİN BÜYÜK YARILMASI

         

 Çalışmalarım sırasında verdiğim aralarda belgesel izlemeye bayılıyorum. Gençliğimizde, öğrenim yıllarımızda meğer neleri ıskalamışız. Belgesel bir program izlerken kendimden geçerim. Kimi zaman jeolog olmadığıma, kimi zaman arkeolog olmadığıma, çoğunlukla da uzay bilimci olmadığıma esef ederim.

Öyle ya Urfada Oxford vardı da biz mi okumadık dediği gibi İbonun bu branşlar vardı da biz mi okumadık.

          Bu belgesellerle halk tipi bazı bilgilere ulaşıyorsak da yine ister istemez insan bazı bağlantıları kurmadan edemiyor.
          En güzeli de doğanın, evrenin çok sağlam ama çok basit kurallarla işlediğini anlıyor olmamız.
          Tüm evrenin proton ve elektronlardan oluştuğunu bilmek inanılmaz bir şey, Atom ve moleküllerin aslında birer lego gibi her şeyin var olmasını sağlayan basit ama çok sağlam evrensel yasa olduğunu anlamak oldukça sarsıcı.
          
İnsan merkezli ben merkezli bir evrenin ne kadar sığ ve ne kadar önemsiz olduğunu anlıyoruz. Her yerde karşımıza çıkan en küçüklerin evrenin en büyükleri ile özdeş olduğunu görmek enteresan.
         
 Son yıllarda ortaya çıkan önemli konulardan biri galaksi gruplarının meydana gelmiş olmasıdır; ve evren galaksi grupları halinde birbirinden uzaklaşıyor. Görüşler muhtelif, karanlık madde ve karanlık enerjinin bu gruplaşma ve ayrılmayı yarattığı teorileri var.
       
  Bir süredir kafama takılan ve fotoğrafladığım bazı oluşumların yaşadığımız mikro evrenin makro evrenle bağlantısını düşünüyorum. Kuraklığın sembolü olan çatlamış topraklar, eskimiş yollar, büyüyen ağaçların çatlayan kabukları hatta taşlar neredeyse hepsi aynı desene az çok benzeyerek ayrışıyor. işte bunu gördükten sonra bir fizikçi, bir astrofizikçi yahut da bunu formüle edebilecek bir eğitim görmediğime esef ediyorum.


Yukarıdaki ilk fotoğraf bir asfalt yolun çatlamış hali, ikincisi bir çam ağacının çatlayan kabukları. Üçüncü fotoğraf  bir kaya blokundaki yarılmalar  . Dördüncü fotoğraf suyu kuruyunca çatlamış bir toprak yüzeyi. Beşincisi bir yosun grubunun ayrışması. Son fotoğraf HAMMERTON denen bir boya yüzeyinin ayrışması. Nasıl hepsi birbirine benzemiyor mu. Sanki basit birer evren modeli










3 Ağustos 2020 Pazartesi

AİLE İÇİ CİNSEL AYRIMCILIK VE ŞİDDET

TOLUMUMUZDA KADIN OLMAK

Feodal ve ataerkil toplumlarda erkek lehine cinsel ayrımcılık tarihsel bir olgudur. Bu olgunun etkileri toplum ne kadar refaha erse de kolay terkedilemeyen bir alışkanlıktır. Neredeyse genlere işlemiş bir kadın erkek farklılığı hep var olmuştur. Bunu besleyen dinsel baskı, toplumsal baskı ve sosyolojik ögelerdir.

Erkek adamın erkek oğlu olur,

Kızın var mı derdin var,

Önünden kadın veya köpek geçerse namaz bozulur,

Saçı uzun aklı kısa,

Erkek adamdır ne yapsa yeridir.

Gibi basmakalıp deyimler bu ayrımcılığı hep taze tutacak şekilde kullanılır. İslam öncesi Arap toplumlarında doğan kızların diri diri toprağa gömüldüğü anlatılır. Arap atının erkek tayı toprağa gömülürken dişi tay baş tacı edilirmiş şu ironiye bakar mısınız?

İç Anadolu, Doğu Anadolu ve Güneydoğuda uzun yıllar yaşamış bir insan olarak izlenimim yukarda anlattıklarım gibidir. Çok çocukluluğun ilk nedeni işgücü olsa da ikincil nedeni erkek çocuğu bulana kadar kadınların hamile bırakılmasıdır. Erkek doğuracağından umut kesilen eşlerin üstüne kuma getirilmesinin baş sebebi budur. Erkek çocuk veliaht, erkek çocuk koruma, erkek çocuk çatışmalar sırasında kullanılacak silah, erkek çocuk işgücüdür. Erkek çocuk sahibi olamayanlar, yukardaki deyimlerle aşağılanır. Onlar da kendilerini zayıf hissedeler.

Diyelim ki ailenin ana ve kızlardan ibaret 7 üyesi olsun son çocuk erkek olunca derhâl her birinin ana görevi bu aslan prensin(!) her istediğini yerine getirmek olarak yeniden tanımlanır. Birkaç yaşına geldiğinde durumunun farkına varan bu prens aile içinde babanın da kayıtsız şartsız onayıyla hepsinin başına bir Caligula kesilir. Ablalarının hepsinden üstündür. Her isteği derhal yerine getirilmeli ve o kızdırılmamalıdır. Küfür, şiddet onun hakkı ve doğal üstünlüğüdür. Kimse prense bir şey dayatamaz, ana bile gerektiğinde şiddete maruz kalabilir. Aile içi cinsel ayrımcılık önlenemez bir şekilde kurulmuştur. Buna ensest ilişkiler de dahildir. Zira prens veya kral bunu böyle bilir. Kadın milleti onların ne anası ne kardeşidir onlar sadece erkelerin malıdır.

Böyle bir ortamdan çıkmış bir koca adayı babasından ve çevresinden gördüğü gibi davranacaktır. Karısı onun malıdır. Nasıl ona karşı gelir, hele hele ayrılmaya kalkar. Beyninin bütün nöronlarıyla buna karşı çıkmalıdır ve sonuç kadın cinayetleri. Bu aile içi ayrımcılığın ana kökleri doğuda olsa da tüm yurdumuza yayılmıştır. Trakya'da yok mudur. Çok şükür oralarda batı kökenlilerde bu, cinayete varmaz ama birine sorun “kaç çocuğun var?” diye alacağınız cevap “3 çocuğum iki de kızım var” gibi bir cevaptır. Yani çocuk sahibi olmak demek erkek evlat sahibi olmaktır, diğerleri "kız" dır. İşte bu da batılı zihniyeti.

Günümüzde durum biraz daha farklılık gösteriyor sanki. Aileler tüm çocuklarına aşırı korumacılar. Erkekler muhtemelen daha fazla olsa da kız çocukları da aşırı özgüvenli ve korunmalı büyütülüyor. Aşırı rekabet hayatın her cephesinde kendisini gösteriyor. Çocukların her istediği derhal harç borç yerine getiriliyor. Büyükler kendileri için fazla gördükleri marka ürünleri çocuklarından esirgemiyorlar. Bir çocuk sadece istemeyi biliyor. Parasal değer, ürünün değeri, koleksiyon değeri, nadirlik, hiç ama hiç önemli değildir günümüz çocuğu için. Çocuğun, gencin, ve öyle yetişmiş bir orta yaşlının bir bütçesinin olmadığına şahit oluruz. Önemli olan sahip olmaktır gerisi boştur. Böyle olunca evlilikler sağlam temellere oturtulamadığı için ya kısa sürüyor ya da felaketle sonuçlanabiliyor. İki taraf ta durumlarını bildiği halde çocukluktan gelen alışkanlıkları sürdürmeye çalışıyorlar. Erkekler tek başına kazanıyorsa kendi ihtiyaçları ön planda olacak şekilde davranıyor, ikisi de çalışıyorsa daha da beter, babasının yaptığı gibi tüm gelirde tek söz sahibi.

Günümüzde dengeler yavaş yavaş kuruluyor. Evde artık kadın da gelirden pay istiyor. Bu uğurda kavgadan da çekinmiyor ama erkek kadar cüretkâr olması için süreç henüz tamamlanmış değil. Kadın cinayetleri artarak devam edecek; ancak iddia ediyorum ki geçtiğimiz yıl iki kadın kocasını öldürdü ama bu da artarak devam edecektir. Sürecin bir noktasında cinayetler eşitlenirken kurulacak olan güç dengesi bu cinayetlerin karşılıklı azalmasına neden olabilir. Savunma dersleri alan kadınların varlığı biliniyor, poligonlarda silah kullanan var, ruhsatlı silaha sahip kadınların da sayısının artacağından eminim. Erkek caniler bir süre sonra kadını öldürmeye giderken kendisinin de öldürülebileceğini düşünerek durumunu bir daha gözden geçirecektir.

Eğitim sisteminin çöküşü ortada olduğu için bu ayırımcılığın okullardan başlayarak çözüleceğinin çok ama çok uzak bir gelecekte olabileceğini düşünüyorum. Bence kadınlar güçleniyor, güçlenmeye de devam ediyor. Onların bu gücü ancak eşitliği sağlayabilir.

 

                                                                                       

13 Mayıs 2020 Çarşamba

CORONANIN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ


CORONANIN YAŞAM İÇİN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ:




Düşünüyorum, hayat nedir, neden var ve bunun anlamı ne. Eğer düşünmeyecek olsam bunların hiç birinin önemi kalmaz ve hayatın ne varlığı, ne nasıl ortaya çıktığı ve ne de ne zaman ortadan kalkacağı gibi soruların hiç ama hiçbir anlamı kalmaz. 

Hayatın evrende pek çok yerde olduğuna inananlardanım. Bizim dünyamızdakine az çok benzeyen yaşam formlarının evrenin pek çok yerinde var olma olasılığı çok yüksek.

Son zamanlarda yapılan araştırmalar bizim sandığımız gibi yaşamın 5-45 derece sıcaklık aralığından -20 ile 90 derece arasında da var olduğunu hem de hatırı sayılır bir çeşitlilikte kaynaştığını ortaya koymuştur.

Tabii yaşam deyince hemen akla insan veya memeliler kuşlar gelmemeli. Tek hücreli canlılar belki de memelilerden ve insanlardan çok daha hünerli yaşam uzmanlarıdır.

Bir tek kenenin insan kanına aktaracağı tek bir virüsün bile birkaç günde o övündüğümüz yüksek organizmamızı nasıl yok ettiğini, bir grip virüsünün insanlığı nasıl tehdit ettiğini akıldan çıkarmamamız gerekir.

Aya ilk kamerayı kuran apollo 11 aracının astronotları bilmeden bir önemli olayın ortaya çıkmasına aracılık ettiler. Kamerayı hazırlayanlardan biri hapşırmış ve küçük bir tükürük damlacığı kameranın lensine bulaşmıştı. Bunun hiç kimse farkına varmadı. Kamera Aya kuruldu ve oradan tekrar dünyaya getirilişine kadar uzunca bir süre kaldı. Kamera dünyaya geri getirildiğinde inceden inceye tetkik edildi. Tükürük damlacığı bulundu. DNA analizi yapılarak kimin hapşırdığı tespit edildi ve yıllar boyunca tükürükte bulunan bakterilerin Ay şartlarında canlılıklarını sürdürdüğü ve dünyaya dönünce de çoğalmaya hemen başladıklarını ortaya koydu.

Birçok kimse dünya dışı bir yaşamdan söz ederken uygarlık kurmuş, üstün teknolojiye kavuşmuş ve ışık hızına ulaşmış veya onu aşmış yaşam formlarından dem vurmaktadır. Hatta bunlar inanılmaz savaş ve yok etme gücüne sahip de olmalıdırlar. İyi de bir virüs bunu yapabiliyorsa illa da onun uzay araçlarının olması gerekmez. Üstelik uzayda bunca meteor, meteorit ve kuyruklu yıldız gibi uzay araçları varken ayrıca uzay gemisi yapmanın alemi ne.

Eğer bir canlı türü milyonlarca yıl varlığını sürdürebiliyorsa, eğer bir canlı anormal koşullarda yaşamını askıya alıp uygun şartları yüzbinlerce yıl bekleyebiliyorsa mesele hallolmuş demektir.

Bizim acelemiz var yaşamı askıya alamıyoruz. Bir yerden bir yere gitmek için zamanımız az. Bunun için de hıza ve daha çok hıza gereksinim duyuyoruz. Bir şeyin sonucunu görmek için en fazla 50 yılımız var bunun öncesinde de 30 yıl gelişmeye eğitilmeye ihtiyacımız var.

Bizim algıladığımız yaşam tarzının içindeki dördüncü boyut yani zaman diğer boyutlardan daha fazla önem kazanıyor.

Eğer diğer canlılar gibi dördüncü boyutun yaşamımızla ilintili bölümünü bakteriler veya virüsler gibi askıya alabilseydik mesele kalmazdı. Saatte 28.000 km hızla birkaç bin yılda biryerlere varır inceler ve dönerdik. 

İnsan evrenin saatli bombasından başka bir şey değil bence. Eğer başka dünyalarda ve başka gezegenlerde insan varsa tüm evren büyük tehlikede demektir. Bizim cürümümüz henüz sadece dünyayı yok etmeye yeter. Sanırım evrensel bir tehlike olamadan da tarih sahnesinden en azından uygarlığımız ölçeğinde silineceğiz.

Bir yaşam alnının çeşitli katmanlarında var olan hayatın sonsuza kadar var olabilmek için belirli dengelere sahip olabilmesi gerekir. Gıdayı üretenler, ve tüketenlerin olması gerekiyor bir de çevreyi temizleyenler. Bunlar olmadığı takdirde yaşam alanının bir çan eğrisi gibi gelişmesi ve sona ermesi gerekir.

Doğa boşluk kabul etmez görüşü bundan kaynaklanmıştır. Bir istisna ile. İnsan.

Boşlukları yaratan sadece insandır.  Tavşan sayısı artınca tilki sayısı artmakta tavşan sayısı azalınca tilkiler kendi nüfuslarını kontrol ederek sayılarını düşürmektedir.

Doğa daima kendisini dengeye getirir. Bir terazi düşünün. İki tarafında da birer kilo olsun bu terazi dengededir. Her iki tarafa istediğiniz kadar eşit yük koyun veya kaldırın terazi hep dengededir.

İstediğinizi koyun ama karşısına da başka bir şey koyun terazi yine dengededir. Doğa görünmeyen bir el olarak bu teraziyi dengede tutar. Siz bir şey koyarsanız o da başka bir şey koyup dengeyi sağlar. Siz bir şey alırsanız o da başka bir şey alır ve dengeyi sağlar. Siz terazinin kefesindeki her şeyi alabilirseniz o da diğer kefedeki her şeyi alır ve yine denge sağlanır.

Marsta hayat olduğuna dair neredeyse yüz yıl süren bir düş gördük. Belki de Marsta bir zamanlar hayat vardı, bunu bilemiyoruz ama terazinin bir kefesinde hayat için gereli hiçbir şey olamadığına göre öteki kefede de bir şey olmaması gerekir.

Marsta işte böyle bir denge var. Terazinin kefeleri bomboş ama göstergeler dengeyi gösteriyor.

İnsan merkezli evrensel hayat tarzı tümden sakat. Her şey insan için düşüncesi her an dengedeki doğadan bir şey alıyor. Doğa hemen dengeyi kurmak için karşılığında bir şey alıyor ve kefeler hızla boşalıyor. Biz doğa hep dengede olarak algılıyoruz. Doğru, denge hep var ama kefelerde neler var, neler kalmadı.

Şu anda en büyük üç tehlike var. Havanın başka türlü dengelendiği, suların kullanılabilirliğinin ve devamlılığının teraziden düşmek üzere olduğu ve denizlerin hayat kaynağı olmaktan çıktığıdır.

Bunlar ana başlıklar bunların her birinin ayrıntıları var.

Hayatın başlangıcında hiç oksijen yoktu. Atmosfer sadece karbondioksit ve azottan ibaretti. Yeşil su yosunlarının ortaya çıkması ile yeryüzü oksijenle tanışmaya başladı. Bu yeşil canlılar bol karbondioksitten o denli hoşnuttular ki inanılmaz hızlarda ve boyutlarda büyüyor ve çeşitleniyorlardı. Denizlerden karalara ulaştılar ve aynı hızla büyüdüler. O dönemin eğrelti otları bu günün yüz yıllık çınar ağaçları kadardı. Onlar karbondioksit dengesini bozunca doğa bu kez hemen oksijen tüketen canlıları terazinin diğer tarafına koydu. Bunlar besinlerini bitkiler gibi karbondioksit ve suyu birleştirerek elde edemiyorlardı. Onlar bitkilerin ürettiklerini yemeye başladılar. Bitkiler arttıkça havadaki oksijen arttı havadaki oksijen arttıkça ot yiyen canlılar arttı ve çeşitlendi. Bir tarafa sürekli yeni bir şey eklenirken doğa da diğer kefeye bir şeyler koyuyordu. Ot yiyenleri et yiyenler takip etti. Sonunda milyarlarca yıl sonra insan sahneye çıktı. Kim bilir doğa insanı sahneye çıkarmakla ne yapmak istedi. Ya onu artık teraziye bir şeyler eklemekten bıkıp oyundan çıkmak için sahneye çıkardı, ya da bir hata yaptı. Doğa sık olmasa da hatalar yapar.

Örneğin dinozorların ortaya çıkışı da bir hata gibi görünüyor. İlk dinozorun ortaya çıkışı ile son dinozorun yok oluşu arasında 165 milyon yıl tüm dengelerin alt üst olduğu bir dönemdir ve dinozorların terazinin kefesinden atılması ile yeni bir denge kurulmuştur. Bundan 60 milyon yıl sonra insanı terazinin kefesine koyan doğa umarım ne yaptığını biliyordu.

Doğa neyi planladıysa bunu nasıl olsa insandan başka diğer canlıların idrak ettiğini pek düşünmek istemiyoruz. Ama bunun kendimize neye mal olacağını pekala biliyoruz. İşte insanın garabeti burada ortaya çıkıyor, herkes “nasıl olsa ben bir yolunu bulurum ve etkilenmem diye düşünebiliyor. Gel de doğanın insanla hata yaptığına inanma.

Bu yazıyı 2009 yılında yazmışım. Başlığı bu gün değiştirdim. Sevgiler sunuyorum.

22 Nisan 2020 Çarşamba

AMBULANS


AMBULANS





1950 yılı Demokrat Parti seçimi kazanarak iktidara geldi. O günden sonra hiçbir zaman CHP tek başına iktidar olamadı. Bu girişten sonra size bir hikayeyi “KÖTÜMSERİN TARİH REHBERİ” adlı kitabın 263-264 sayfasından aktarayım.

“Şehir tarihinin en ağır ve boğucu sisi 1955 yılının 5 Aralık gecesi en ufak bir esintinin olmadığı şehiri, bir de ısınmaya çalışan şehir halkı durumu daha da kötüleştirdi. Onbinlerce bacadan çıkan sülfürlü kömür dumanı, durumu vahim bir hale getirmişti.  30 km lik bir alanda görüş sıfıra inmişti.

Sis o derece etkiliydi ki araç kullanan çoğu insan yolda kaldı. Zira 5 metreden daha uzaklık görünemiyordu. Şehrin 38 AMBULANSININ tamamı yollara çıkmıştı ve her birinin önünde bir kişi sürücüye yol gösteriyordu.

6 Aralık öğleden sonra şehir neredeyse tamamen karanlığa gömülmüştü. Sokak lambaları yakılmış ve altında kalabalıklar birikmişti. Yayalar bile yollarını bulamıyorlardı.

Bu kirli ve kapalı hava hırsızlar için elverişli bir ortam sağlıyordu.

Kirli hava bir süre sonra evlerin içine sızmaya başladı. Odaları nemli ve sarımsı bir dumanla doldurdu. Çitlik hayvanları bile havasızlıktan ölmüşlerdi.

7 Aralık günü yaşlılar küçükler ve kalp ve solunum hastaları birer birer ölmeye başladı. Ölü sayısı hızla arttı. Hastaneler kısa sürede hastalarla doldu. Çok kişi de evlerinde kapalı kaldıkları odalarında hayatlarını kaybettiler.

8 Aralıkta rüzgar nihayet yön değiştirerek kirli havayı şehrin üzerinden uzaklaştırdı. Bu üç günlük hava kirliliğinden toplam 8.000 kişi hayatını kaybetti.

Bu kentin neresi olduğunu tahmin edebildiniz mi?  Sadece 38 ambulansı olan bu kenti tahmin edebildiniz mi?







Tahmin edemediyseniz ben söyleyeyim. Bu sadece 38 AMBULANSI olan, dünyanın sayılı büyük şehirlerinden LONDRA idi Yıl 1955




26 Ocak 2020 Pazar

TÜRKİYEDE NEDEN DİNOZOR İSKELETİ ÇIKMIYOR

      





      Türkiye dördüncü zamanda bugünkü şekline kavuşmuş bir kara parçası olan Anadolu Platosundadır.
       Dinozorlar bundan 65 milyon yıl önce yok olduklarına göre Anadolu'da hatta Avrupa'nın birçok bölgesinde yaşamış olamaz. Olsa olsa deniz yaratıklarının fosilleri bu topraklarda olabilir, zira o zamanlarda Anadolu Tesis denen okyanusun sularının altındaydı.
        Aklıma takılan bir soru da Dinozorların neden ve nasıl bu kadar, 30 metre boya, 70 ton ağırlığa ulaşabildi de zamanımızda kara hayvanlarının en büyüğü fil sadece 5 ton ve 3 metreden fazla büyüyemiyor. Balinalar ise nasıl 40_45 tona kadar büyüyebiliyor.
       Bana kalırsa dinozorlar döneminde günler çok daha kısaydı ve dinozorların yaşadığı iki dönence arası ve civarında yerçekimi çok daha düşüktü.
        Bu gün kutuplardaki yerçekimi ivmesi ekvatordan daha yüksektir ve ekvatordaki merkezkaç kuvvetin buna sebep olduğu bilinmektedir. Jeolojik dönemlerin başında bir günün 5 saat civarında olduğu biliniyor. Dünyanın her yıl birkaç mili saniye kadar yavaşlamakta olduğu da ölçülmüştür.
        Denebilir ki o zamanlar yiyecek boldu dinozorlar da aşırı beslendikleri için büyüyebiliyorlardı. Bir fili ne kadar çok besleseniz de o kadar büyümesini sağlayamazsınız.
        O dönemlerden kalma bitki fosillerinin de inanılmaz boyutlarda olduğunu düşünürsek beslenmeden ziyade yer çekiminin rol oynadığı sonucuna varırız. Günümüzde 115 metreden daha yüksek bir bitki tespit edilememiştir ama eski jeolojik dönemlerde eğreltilerin bile daha fazla boy yaptığını anlayabiliriz.
       Balinalar su ortamında bir tür çekimsizlik ortamında yaşadıkları için bu kadar büyüyebiliyorlar diye düşünüyorum.

18 Aralık 2019 Çarşamba

KYÖD GEZGİNLERİ YEDİGÖLLERDE

      Her vesile ile söylerim ben şanslı biriyim. Yurdumu bir uçtan bir uca defalarca dolaşmak şans değil de nedir. Bir defa babamın mesleği ile Edirne'den Van'a konup göçtük. Bu yolculuk tam 30 yılımızı aldı. Sonrada kendi mesleğimle tam 29 yıl. Bu şans değil de nedir?
Yedigöller yolunda bir fotoğraf molası
Güzeller güzeli yurdumda neyi seviyorsan onun bin bir çeşidini bulabilirsin. Yemeğe mi merakın var, her yörenin yemeği muhteşem ve değişiktir. Manzaraya mı merakın var, makineler eskitirsin yine de çekmekle bitmez. Arkeoloji öyle, insanlar öyle, bitkiler öyle. Daha nasıl anlatayım ki. Neyse ki bir süredir insanlarımız yurdumuzu merak eder oldu da bu mücevherleri paylaşır olduk.
Kapankaya Tepesi eski bir yangın gözetleme kulesinin yeni kullanımı.
     KYÖD (Kocaeli Yüksek Öğrenim Derneği) üyesi olduktan ve arkadaşlarım beni de yönetici olmaya layık gördükten sonra üstlendiğim görevlerden biri de gezme konusunda üyelerimize ve Kocaelili dostlara rehberlik etmeye karar vermek oldu. 1969 yılında ilk kez gördüğüm hatta Apollo 11 in Aya'a inişini radyodan izlediğim yerdi burası. Daha sonraları da gittim. Nasıl gitmem ki yurdumun görülmesi gereken mücevheri orası. Demek ki buradan başlamalıydık. Çağrıya hemen 40 dostumuz cevap verdi. Meğer hepsinin aklına takılan yermiş ve bu çağrıya adeta koşarak geldileri.
         Yedigöller Bolu iline bağlı milli park. İrili ufaklı 7 adet göl. Bundan 10 - 12 bin yıl önce buzulların çekilmesiyle oluşmuş ve aynı akarsudan beslenen ve ortalama 750 metre rakımı olan küçük ve şirin göller.
Seyir terasından Büyük göl böyle bir ayak izi gibi görünüyor.
          Manzaralar en yukardan başlayarak en aşağıdaki Büyük göle kadar inanılmaz güzellikte. Her mevsim ayrı bir renk cümbüşü Kayın, Göknar, Sarıçam, Karaçam, Porsuk ve daha birçok tür. Yeşilden sarıya kadar rengarenk. İnsan fotoğraf çekmeye doyamıyor. Kapankaya seyir kulesiyle başlıyorsunuz. Buraya çıkmak biraz zahmetli ama buna fazlasıyla değiyor. Bu seyir yerinde gördüğünüz nesneye önce kimse anlam veremiyor. "İşte burası Yedigöllerin en büyüğü" dediğimde buraya ilk gelenler yüzüme "Dalga geçmeyin bizimle. Bu ufacık su birikintisini görmeye getirmediniz bizi" der gibi bakıyorlar yüzüme.
Seyir terasına çıkarken dinlenen KYÖD Gezginleri.
Ve nihayet ilk gölün başındayız. herkesin nutku tutulmuş durumda. böyle bir güzelliği anlaşılıyor ki kimse beklemiyordu. Otobüsümüz durup da tabiatın içine dalınca arkadaşlarımızın tek derdi kalıyor. Fotoğra çekmek. Neyse ki herkes hazırlıklı. Saatler süren yolculuğun en ufak bir yorgunluğu hissedilmiyor bile. Sonbaharın sararttığı yaprakların bir kısmı poz verirken, yere düşenler de ayaklarımızın altında bir halı gibi serili. 
          Şelale ve 7 kurnalı dilek çeşmesi soluklanmak ve buz gibi suyu içip dilek tutmak için bizi bekliyor. Sular içiliyor, dilekler tutuluyor ve yokuş aşağı Büyük Göle doğru inişe geçiliyor. İşte burada sorduğum insanlar dileklernin ilkinin burayı tekrar görmek olduğunu söylüyorlar. İnanırım zira benim de dileğim oydu. 


Dilek çeşmesinde dilek kuyruğu
          Sonra bir şey oluyor, yanımızdan biz yokmuşuz gibi geçen bir sincap bir ağaca tırmanıyor ve bir dala oturup yaprak kemirmeye başlıyor. Bütün cep telefonları ve fotoğraf makineleri ona çevriliyor. O hiç aldırmadan, kırk yıldır sahne sanatçısı gibi, dakikalarca poz veriyor ve sonra da inip aramızdan süzülüyor ve başka bir ağaca yöneliyor. İnsan saldırgan olmadığı zaman hayvanlar dostluk kolaylıkla kurulabiliyor. Doğaya zarar vermedikçe güzelliklerini bizlere sunuyor. Ve bir Yedigöller incisini güneşin son ışıklarıyla doyamadan terk ediyoruz.
Poz veren sincap
Nazlı Göl
Büyük Göl den yansımalar


Yapraklardan bir halıda yürüme keyfi
Fon masal diyarı gibi olunca selfieler heyecanlı oluyor
Dönüş yolunda mola...






14 Ağustos 2019 Çarşamba

ISINAN DÜNYANIN SİSTEMATİĞİ

 Dünyanın temel iki enerji kaynağı vardır bunlardan en önemlisi Güneştir. ikincisi de kendi öz kaynakları.
4.5 milyar yaşındaki dünyamız sürekli soğuyarak bu güne kadar gelmiştir. Aslında soğumak tabiri yanlış sayılabilir. Isısını kaybetmiş demek daha doğru olur. Sıcak bir cisim bulunduğu ortamla aynı ortak sıcaklığa gelene kadar ısı kaybeder. Buna bilim diliyle ENTROPİ diyoruz. Hiçbir cisim entropiden muaf değildir. Isı, enerjiyi, sıcaklık ise onun karşılaştırılabilir ölçütünü ifade eder. İki farklı büyüklükteki demiri akkor haline, mesela 2000 derece sıcaklığa getirecek olsak ikisinin de sıcaklığı 2000 dereceyken kütlesi daha büyük olanın ısısı daha fazladır ve daha uzun sürede ısısını kaybeder.. Bu girişten sonra konumuza devam edelim.
Dünya oluştuğu andan itibaren soğumaya başladı ama her çarpışmayla da ısısı tekrar yükseldi, sonunda üzerinde oluşmaya başlayan canlılar özellikle de yeşil su yosunları ve ardından diğer bitkiler güneşten gelen enerjiyi depo etmeye başladılar. Bu enerji depolama işini sadece yeşil bitkiler başarmıştır. Diğer canlılar yeşil bitkilerin biriktirdiği enerjiyi kullanarak otçul hayvanları ve sonra da etcilleri oluşturmuştur. Yani kısacası yaşamın temeli yeşil bitkilerden başkası değildir. Milyonlarca yıl bu canlıların ölümü ile kömür yatakları, petrol ve doğalgaz yatakları oluşmuştur. Modern insan işte bu milyonlarca yılda adım adım oluşan rezervleri 100 yıldan az uzun bir zamanda aşırı derecede kullanmaktadır.
Her içten ve dıştan yanmalı makine, her elektrikli araç ve her çevrim santrali yaktığı enerjinin en az %30 kadarını dışarı verir. Yani kullandığımız her aletin en fazla üreteceği verim %70 kadardır. Bu makinelere %100 verimli denir yani %70 in %100 ü anlamınadır.
Dünyada hareket eden her vasıta, kullanılan her elektrikli alet, her soba, her kamp ateşi, her mutfak ocağı ve her buzdolabı, telefon, bilgisayar kullandığı enerjinin %30 ve daha fazlasını ENTROPİ yoluyla atmosfere gönderir. Düşünün, serinlemek için bile serinlemenin 2-3 katı kadar enerjiyi atmosfere pompalıyoruz.
Nasıl olsun da dünya ısınmasın. Her yıl atmosfere bir önceki yılın enerjisinden daha fazlasını gönderiyoruz. Bir de kalkın maden arayacağız diye güneş enerjisini depolayan ve dünyanın iklimini yumuşatan yüzbinlerce hektar ormanı silip süpürün. Kanadalılar sanmasın ki burada kesilen ormanların Kanada'ya zararı olmayacak. Bu, zararın sadece bir tek kalemi. Erozyonu, zehirli maddelerin yaratacağı felaketleri hesaba katmıyorum bile. Dünyayı ısıtan GELİŞMİŞ(!) ülkelerin MARS yarışı boşuna değil. Dünya çok kısa sürede yaşanamaz hale gelecek. Kritik, geri dönüşün imkansız olduğu noktayı geçeli neredeyse 20 yıl oluyor. Artık Dünyanın sonu belli sadece 100 yıl içinde canlıların %70 kadarı yeryüzünden silinecek. Besin döngüsü kırılacak ve insan neslinin çok küçük bir kısmı başka bir gezegene veya bitmeyen uzay yolculuğuna çıkarak hayatta kalmaya çalışacak. Tabii buna hayatta kalmak denirse.


14 Ağustos 2018 Salı

ALTIN KAMP ÖREN TATİLİ

       Konu tatil olunca talepler oldukça farklıdır. Kimi en lüksünü, kimi en havalısını, kimi görmediği yeri kimi de bulunduğu daimi ikametinden oldukça uzaklaşmayı tercih eder.
       Biz genellikle uzak ve nispeten görülmedik yerleri tercih edenlerdeniz. Tabii ki hesaplı olması da aradığımız özelliktir.

Birkaç ertelemeden sonra sonunda nihayet gidebilmeyi başardık.

  Bu kez bir tavsiyeyi internette iyice araştırıp gitmeye karar verdiğimiz yeri neredeyse burnumuzun dibi sayılacak BURHANİYE ÖRENDE bulduk. ALTIN KAMP. Önce biraz düş kırıklığı yaşadığımızı kabul etmeliyim. Oldukça mütevazı  şartlarla karşılaştık Sabırlı olun anlatacağım. 

   TV yok, İnternet yok, Buzdolabı yok ama tertemiz ve 1975 yılında yapılmış 22 odalı bir otel. 

   Buranın kuruluşu otelcilik üzerine değil kampçılık ve karavancılık üzerine kurulmuş. 20 metreyi aşkın boyları ile sahil çamları, akkavaklar, ve özenle  korunmuş bir çok ağaç türü burayı bir şemsiye gibi örterken kampçılar  çadırlarında ortalık sıcaktan kavrulurken serin bir gölgede keyif çatıyorlar .    Bu yıl ALTIN KAMP'ın tadı damağımızda kaldı. sanırım birkaç yıl burada olacağız.

       Şuna da açıklık getirmekte yarar var. Başta söylediğim TV yok Bunun eksikliğini hiç duymadık. İnternet yok hiç dert edinmedik ve kendi günümüzü ve kendi gündemimizi yaşadık. Telefonları bile fazlaca aramadık. Doğal yaşantımız böyle değil miydi zaten. Kafeteryada soğuk sıcak ne ararsanız vardı. Buzdolabının gereğini de duyduğumuzu söyleyemem.   Deniz  buz gibi. Kumsal harikulade ve tertemiz. Hakim kuzey rüzgarı burayı teğet geçiyor ve denizde dalga oluşmuyor. Binalar çok hoş bir şekilde bu dönümlerce orman parçasına öyle ustaca yerleştirilmiş ve o kadar güzel ki, insan kendisini  Güney Amerika çiftliklerinden birinde gibi hissediyor. Buranın standart hizmeti otel için kahvaltı ve akşam yemeği. Yemekleri Saim Usta yapıyor ve çok da iyi yapıyor. En büyük korkum olan mide yanmasının zerresi bile oluşmadı. "Ellerine sağlık Saim Usta ve malzemenin en iyisini temin eden İnci Hanım."

       İnci hanımın babası ve annesi bir ideal olarak burayı kurmuşlar. İdeallerine de sonuna kadar sahip çıkmışlar. Baba 6 yıl kadar önce vefat etmiş. Şimdi İnci Hanım o ideali aynen korumak için elinden geleni yapıyor ve konukları ile tek tek de ilgilenerek işine ne kadar sahip olduğunu hissettiriyor.
       Tabii tam bir profesyonel olarak hizmet eden ama sanki konuk olduğunuz evin kızları oğulları imiş gibi  davranan gençler, onları kendi çocuklarımız gibi sevdik.   

       Burada beni çok şaşırtan ve sevindiren CANKURTARAN ve koruma hizmeti veren URFALI  İSA oldu. Üniversite mezunu bir genç ve tıpkı benim gibi Urfa Lisesinden mezun.

     Tatil yaptığımız yerlerde o kadar dolaşırız ki bütçenin yarısının akaryakıta gittiğini ancak dönüşte fark ederiz.   Yine de her zamanki hobimizi de ihmal etmedik. Ayvalık, Cunda Adası, Dikili, Çandarlı, Bergama sokaklarını, müzeleri ve diğer ören yerlerini de tavaf etmeyi ihmal etmedik. İşin bu tarafı başka bir yazı konusu. Teşekkürler ALTIN KAMP. Teşekkürler İnci Hanım, Saim usta ve tüm çalışanlar. Tekrar görüşmek arzusu ve ümidiyle... 

       Belediyelere de birkaç sözüm olacak elbet. Oraya gelen turistlerden birer tüy yolmak marifetmiş gibi davranıyorlar. Ören Öğretmenler mahallesinde ŞOK mağazasından alışveriş yapıyoruz. Marketin önünde otopark var. Çıkar çıkmaz yakanıza park parası diye yapışıyorlar. Çay bahçesinin önü arabalara ayrılmış park alanı bir çay içip ardından tekrar park parası hem de yazılı olarak. Belediyecile hemen sizi sobeleyip elinize makbuzu tutuşturuveriyorlar. Bunlar beni rahatsız eden şeyler ama belediyecilik buraya kadar düşmüş ne yapabiliriz ki.




27 Haziran 2018 Çarşamba

MUHARREM İNCENİN KÖYÜ


     
  Köy kapalı bir toplumdur. İnsanlar her gün her saat birliktedir. Tarıma dayalı işler bütün yıla yayılmaz. Yayılsa bile bu günün birkaç saatiyle sınırlıdır. Özellikle tütün işçiliği yılın 13 aynın kapsasa bile günün erken saatlerinde başlar ve öğle olmadan sona erer. Kadınlar aralarında dedikodu yapar ve sonra da oturur birlikte iş yaparlar.
       Köyde hiçbir şey gizli kalmaz ve herkes herkesin bütün sırlarını bilir. Zaman zaman tam bir dayanışma zaman zaman da tam bir düşmanlık vardır. Doğu köylerinde bu çok sert batıda ise daha makuldür. Ama sonunda iyilikler hep çabuk unutulur, küçük kötülükler asla...
       Gidin bir köye sorun “Ahmet nasıl biridir?” adamlar hemen senin niyetini anlamaya çalışır ve sorular sorarlar önce. Sen aradığın Ahmet için bir avantajla gelmişsen inceden inceden başlarlar bunu engellemeye.
       “İyi adamdır ama… “ diye başlayıp çocukken nasıl kavga ettiklerinden onu nasıl dövdüğünden dem vurur ve onun önünü kesmek için elinden geleni yapar.
    50 yaşındaki adamın çocukluğunda yaptıklarını hiç unutmazlar ve onun değişebileceğini, gelişebileceğini, dönüşebileceğini hiç ama hiç kabul etmezler.
        
     40 yıl önceki bir hatayı bile asla unutmaz ve her an intikam için bir fırsat kollarlar. İntikam dediysek öyle öldürme falan değil tabii. Taş oynarken çifte okey atmak gibi mesela.
        Köylerde insanlar hem dayanışma hem de ayrışma için çok sebebe sahiptirler. Mazotun bitmiştir komşunun traktörünü istersin hiç tereddütsüz verir. Onun ihtiyacında sen yan çizersen bunu asla unutmaz.
        Komşular daima gizli gizli ama çok şiddetle kıskanılır. Biri okumaya devam eder de başarırsa bu müthiş bir kıskançlık nedenidir. Her fırsatta bu başarının önemsiz olduğu dile getirilerek küçümsenir. “O daha düne kadar donunu bağlayamazdı onun mesleğine ne yararı olabilir ki “ falan denir.
      Birisi telefon mu aldı en kısa zamanda daha iyisi alınmalı ve kahve masasının üzerine konup teşhir edilmelidir. Bu hemen diğerlerini de harekete geçirir ve en pahalı ve özellikli telefonlar işe yaramayacak olsa bile satın alınmalıdır. Köylerdeki bu yarış şehirlerden daha hızlıdır.
        Hele hele milletvekili veya cumhurbaşkanı adayı olacaksın. Beynin bütün kıvrımları taranır ve onu desteklemek veya kösteklemek için tüm hafızayı beşer ortaya dökülür. Sonunda köyünde en düşük oy oranı ile karşılaşırsın. Tabii köyün en zengini, en kabadayısı ve en zalimi değilsen bunlar olur. Aksi halde tek bir kişi bile köyünde sana karşı oy kullanamaz.
       Hikaye bu ya. Bir gün köylünün karşısına birisi gökten iner. Donup kalan köylünün şaşkınlığı geçtikten sonra adam konuşur. “Ben Hızır’ım dile benden ne dilersen. Ev dile, toprak dile, traktör dile derhal yerine getireceğim, ancak bir şartım var. Sen ne dilediysen komşuna ondan iki tane vereceğim.” Adam kara kara düşünür ve sonunda dileğini söyler. “BİR GÖZÜMÜ KÖR ET.” İşte Muharrem, köyünde bunun için en düşük oyu aldı. Sevgiyle kalın. Köylünüzden uzak kalmayın ama ona da güvenmeyin derim. Bu yazıyı 2018 yılının 27 Haziranında yazmışım. Muharrem'in son çıkışı bu yazımın biraz eksik kaldığını anlamama neden oldu. Onu da bir tek cümleyle tamamlayayım.
          Köylü yine de köylüsünü en iyi tanıyan ve en iyi değerlendirendir. Köylüsünün Muharreme oy vermeyişi onun güvenilmezliğinin bir sonucu olabilir mi.



5 Mayıs 2018 Cumartesi

EVRENSEL ?????


EVRENİN MİNİK BİR PARÇASI, TRİLYONLARCA GALAKSİDEN BİRİ


Çok sıklıkla kullanılan EVRENSEL kelimesi ne yazık ki yanlış kullanılıyor. Evrensel Hukuk, Evrensel İnsan Hakları, Evrensel, Evrensel, Evrensel.
Evrensel kelimesi tüm kâinatı ifade eden bir kelimedir ve dünyamız bu evrenin söz edilemeyecek kadar küçük, biz toz tanesi kadar bile hükmü olmayan bir parçasıdır.
Bizler ne kadar kibirliyiz ki değerlerimizi –ki çoğu sakattır- tüm evren için geçerli sayabiliyoruz. Pek fazla aldırmadığımız hukuku evrensel olarak ilan edebiliyoruz. Bir taraftan savaşıp milyonları katlederken diğer yandan “Evrensel İnsan Hakları”ndan bahsedebiliyoruz. Oysa bırakın evrenselliği bunların çoğu küresel bile değildir. Hatta daha ileri gidelim Ülke bazında bile, aynı değildir. ABD de idam “EVRENSEL İNSAN HAKLARINA; YAŞAM HAKLARINA” rağmen bazı eyaletlerde vardır bazılarında yoktur.
İnsanın yüklediği değerler kâğıt üzerinde var olsa da uygulamada genellikle geçerli değildir. Asla da bırakın Evrenselliği,  ne ülkesel, ve ne de global(küresel)dir.
Önceleri bilim adamları bazı fizik yasalarının tüm evren için geçerli olduğunu düşünürlerdi Newton fiziğine göre bu doğru kabul edilirken Einstein tarafından bu görüş yıkıldı.Nevton yasalarının tüm evren için geçerli olduğuna inanılmaya başlandı ama bu bile yaklaşıktı. Sonunda Kuantum fiziğinin keşfedilmesi hiçbir teorinin tüm evreni kapsayamayacağı şüphesini doğurdu. Gerçekten de kimse kesin olarak EVRENSEL bir yasadan bahsedemiyor. Ve ben süslü cümlelerle ifade edilen “EVRENSEL” bir konudan bahsedildiğini duyduğumda kıvranıp duruyorum. Neredeyse çelik çomak oynamak bile EVRENSEL bir oyun. Yani tüm kâinatı kapsayan bir oyun. Uzaydan birileri gelse de oynasak mı?

Yapılması gereken EVRENSEL kelimesini günlük yaşamımızdan çıkarmak olmalıdır. Böyle bir şey ne vardır ne de olacaktır.

29 Nisan 2018 Pazar

ARKADAŞIM FUAT ÇANDARLI.

BİR ÇARŞAMBA GEZİSİNDE BİR KÖY KAHVESİNDE KAHVECİYE ÇEKTİRDİĞİMİZ BİR FOTOĞRAF

         Sanırım 2014 yılıydı. İÇSES korosunda birlikte çoksesli müzik yaptığımız sevgili ÇAĞIN Kocaeli Üniversitesinde bir "Sinema Günleri" tertiplediklerini ve buraya "Davetli" olduğumu söyledi. Sevinerek kabul ettim. Öğrencilik yıllarımda "Kervan Sineması"ndaki SİNEMATEK Derneğinin sinema sanatına bakış açımızı derinden nasıl etkilediğini bildiğim için sevinerek kabul ettim.
Ancak bir sorun vardı. Saçları bembeyaz iyi giyimli kişi (O ben oluyorum) her defasında kapıda terörist muamelesi görüyor ve içeriye telefon edilmeden Üniversitenin güvenliği tarafından içeriye sokulmuyordu.
          Bu ilk seanstan son seansa kadar aylar süren Sinema Günlerinde önce Kozmos serisini ardından da önemli filmleri izleyip üzerine tartışmıştık.
         Bu sinema günlerinde fotoğraflarımızı çeken ve her pozdan sonra ekranına bakıp baş parmağını OK anlamında yukarıya kaldırmadan kimsenin yerinden kıpırdamadığını hayretle gördüğüm adam Fuat Çandarlı'ymış. Onun kurallarından biriymiş bu. Ekranı kontrol edip de çektiği kareye okey vermeden kimse yerinden kıpıldayamazmış. 60 yıllık fotoğrafçılık geçmişimde böyle bir otorıte sağlayamamıştım. Onu bırakın aklıma bile gelmemişti. Ben deklanşöre basar herkesden önce safları bozardım. Sonradan da şikayetler gelirdi. "Gözüm kapalı çıkmış, saçım dağınık, yanlış tarafımdan çekmişsin......"gibi bir yığın şikayetçi.
          Bir gün Fuat Çandarlı ile şehirde buluşup "Sinema Günleri"için yine o korumaların olduğu kapıya geldik. İçimden "Bu defa da kimlik sorarlar ve içeriye telefon ederlerse artık bu kapıdan içeriye girmeyeceğim" diye düşünürken kapıdaki güvenlikçi "OOO hoş geldiniz Fuat abi deyip de en sempatik pozuyla bizi içeri alınca içimden verdiğim söz de eriyip gitti. Neyse ki bu filmleri hazırlayan Kaya bey doktorasını yapmak üzere yurt dışına gittiği için bizim de o kapıdan geçişimizin sonu gelmişti.
       12 Eylülün İstanbul'unda herkesin didik didik arandığı günlerde mavi Wolksvagenimle ne zaman bir denetim noktasına gelsem şöyle bir bakıyor ve "Geçin" deyip yol veriyorlardı bu da bende "Ulan amma ayrıcalıklı adamım, adamlar beni büyük bir devlet adamı falan sanıyorlar" gibi acayip bir şişinmeme neden oluyordu. Arkadaşlarla bir gün askeri bir denetim noktasında çevrildik. Asker şöyle bir baktı "Geç" işareti verdi. Gurur işte, arkadaşlarıma ne kadar önemli bir kişi olduğumu ilk elden ispatlama dürtüsü ile askere "Neden bizi de herkes gibi aramıyorsun" dedim. Ben, adamın "Aman efendim siz varken ben bu arabayı arayabilirmiyim" filan demesini bekliyorum. Asker Anadolu insanının o keskin zekası ve dobralığı ile "Yürü be amca senden ne köy olur ne kasaba.." deyiverdi. Hala aklıma geldikçe gülerim.
        Üniversite kapısında bu olayın üzerinden 30 yıldan fazla zaman geçtiği halde bana "terörist, olay çıkaracak kadar dinamik, babayiğit(!) falan gözüyle bakmaları da gururumu okşamıyor değildi ama
Fuat Çandarlı'nın da bir fenomen olduğunu anlamış oluyordum.
       Fuat Çandarlı ile ortak noktalarımız, yavaş gelişen dostluğumuzla bir bir ortaya çıkıyordu. İkimiz de fotoğraf tutkunuyduk. Bu tutkumuz için temel ihtiyaçlarımızdan bile kısıntı yapıp makine ve ekipmana büyük (Tabii bizce) paralar harcayabiliyorduk. Seyahat, müzik, sinema ortak noktalarımızdan bazılarıydı ve en önemlisi de iflah olmaz birer FENERBAHÇELİ idik.
Yakından tanıdıkça Fuar Çandarlı'nın ne kadar sağlam bir karaktere sahip olduğunu ne kadar fedakar ve karşılıksız her türlü yardımı herkese yaptığına ilk elden defalarca şahit oldum.
        İnterneti parmaklarını uzantısıymışçasına iyi kullanmasını, bir uzman kadar bilgisayar dünyasının içinde oluşunu hatta bu konuda çözemeyeceği problemin olmadığına defalarca şahit oldum. Öldü diye yenisini almak üzere olduğum laptopumu yeniymiş gibi hayata döndürüşü hala bu satırları onunla yazmamdan belli.
        Sevgili Fuat Çandarlı neredeyse İzmit'teki tüm koroların üyesi ve adeta uluslararası basın temsilcisi. Onun fotoğraflarına ve yorumlarına Kanada'dan bile karşılık geliyor. Onu anlayamayanlar da var. Onun kıymetini bilenler çoğunlukta ama kıymetini anlayamayan ve bilemeyenler de var. İstismar etmek isteyenler de ama bunlar ona vız geliyor.
        Sevgili Fuat Çandarlı ile kurduğumuz ÇARŞAMBA GEZGİNLERİ facebook sayfası şu aralar koroların yoğun konserleri nedeniyle biraz aktivitesini dondurmuş olsa da biz en çok prestij kazandıran sayfa. Hiç olmadık yerde hiç karşılaşmadığım insanlar elimi sıkıp Merhaba Vural bey dediklerinde afallıyorum. Hemen ardından devamı geliyor. "Sizi ÇARŞAMBA GEZGİNLERİ ile tanıyor ve takip ediyoruz.  İşte Fuat Çandarlı ile yürüdüğümüz yol bu. Yaptığımız ÇARŞAMBA gezilerinin ardından gittiğimiz yerlere birçok insanın gittiğini gördük. Karasu, Longos Ormanı, Sakarya Ağzı, Bilecik, Kınık, Kandıra, Kefken İstanbul Süleymaniye, Sultanahmet ve daha niceleri Biliyorum şimdi gücenecek benim Galatasaray'lı kardeşim Mehmet Erdem. O, ÇARŞAMBA GEZGİNLERİ nin üçüncü üyesi. Ne yazık ki FB yenince o üzülüyor, GS yenince de biz.  Şampiyonluk belli olunca üç ihtimal var. Ya, 1-Biz sevineceğiz, 2- ya Mehmet Erdem, 3- ya da üçümüz birden üzüleceğiz.
         Sevgili takipçilerim. Fuat Çandarlı'yı tanıdıkça onun ne kadar vazgeçilemeyecek bir DOST olduğunu daha iyi anlıyorum. Bu yazıyı okuyan ve onu da tanıyan çok kişi "Şunu da yazmalıydın, şu da eksik kalmış hatta Fuat Çandarlı'yı daha tam olarak tanıyamamışsın " diyenler bile çıkabilir ama hepsine haklısınız onları yazmamışım"dan başka cevabım yok.