14 Ağustos 2018 Salı
ALTIN KAMP ÖREN TATİLİ
İnci hanımın babası ve annesi bir ideal olarak burayı kurmuşlar. İdeallerine de sonuna kadar sahip çıkmışlar. Baba 6 yıl kadar önce vefat etmiş. Şimdi İnci Hanım o ideali aynen korumak için elinden geleni yapıyor ve konukları ile tek tek de ilgilenerek işine ne kadar sahip olduğunu hissettiriyor.
27 Haziran 2018 Çarşamba
MUHARREM İNCENİN KÖYÜ
Köy kapalı bir toplumdur. İnsanlar her gün her saat
birliktedir. Tarıma dayalı işler bütün yıla yayılmaz. Yayılsa bile bu günün
birkaç saatiyle sınırlıdır. Özellikle tütün işçiliği yılın 13 aynın kapsasa
bile günün erken saatlerinde başlar ve öğle olmadan sona erer. Kadınlar
aralarında dedikodu yapar ve sonra da oturur birlikte iş yaparlar.
Köyde hiçbir şey gizli kalmaz ve herkes herkesin bütün
sırlarını bilir. Zaman zaman tam bir dayanışma zaman zaman da tam bir düşmanlık
vardır. Doğu köylerinde bu çok sert batıda ise daha makuldür. Ama sonunda
iyilikler hep çabuk unutulur, küçük kötülükler asla...
Gidin bir köye sorun “Ahmet nasıl biridir?” adamlar hemen
senin niyetini anlamaya çalışır ve sorular sorarlar önce. Sen aradığın Ahmet
için bir avantajla gelmişsen inceden inceden başlarlar bunu engellemeye.
“İyi adamdır ama… “ diye başlayıp çocukken nasıl kavga
ettiklerinden onu nasıl dövdüğünden dem vurur ve onun önünü kesmek için elinden
geleni yapar.
50 yaşındaki adamın çocukluğunda yaptıklarını hiç unutmazlar
ve onun değişebileceğini, gelişebileceğini, dönüşebileceğini hiç ama hiç kabul
etmezler.
40 yıl önceki bir hatayı bile asla unutmaz ve her an intikam
için bir fırsat kollarlar. İntikam dediysek öyle öldürme falan değil tabii. Taş
oynarken çifte okey atmak gibi mesela.
Köylerde insanlar hem dayanışma hem de ayrışma için çok
sebebe sahiptirler. Mazotun bitmiştir komşunun traktörünü istersin hiç
tereddütsüz verir. Onun ihtiyacında sen yan çizersen bunu asla unutmaz.
Komşular daima gizli gizli ama çok şiddetle kıskanılır. Biri
okumaya devam eder de başarırsa bu müthiş bir kıskançlık nedenidir. Her
fırsatta bu başarının önemsiz olduğu dile getirilerek küçümsenir. “O daha düne
kadar donunu bağlayamazdı onun mesleğine ne yararı olabilir ki “ falan denir.
Birisi telefon mu aldı en kısa zamanda daha iyisi alınmalı
ve kahve masasının üzerine konup teşhir edilmelidir. Bu hemen diğerlerini de
harekete geçirir ve en pahalı ve özellikli telefonlar işe yaramayacak olsa bile
satın alınmalıdır. Köylerdeki bu yarış şehirlerden daha hızlıdır.
Hele hele milletvekili veya cumhurbaşkanı adayı olacaksın.
Beynin bütün kıvrımları taranır ve onu desteklemek veya kösteklemek için tüm
hafızayı beşer ortaya dökülür. Sonunda köyünde en düşük oy oranı ile
karşılaşırsın. Tabii köyün en zengini, en kabadayısı ve en zalimi değilsen
bunlar olur. Aksi halde tek bir kişi bile köyünde sana karşı oy kullanamaz.
Hikaye bu ya. Bir gün köylünün karşısına birisi gökten iner. Donup kalan
köylünün şaşkınlığı geçtikten sonra adam konuşur. “Ben Hızır’ım dile benden ne
dilersen. Ev dile, toprak dile, traktör dile derhal yerine getireceğim, ancak
bir şartım var. Sen ne dilediysen komşuna ondan iki tane vereceğim.” Adam kara
kara düşünür ve sonunda dileğini söyler. “BİR GÖZÜMÜ KÖR ET.” İşte Muharrem, köyünde bunun için en düşük oyu aldı. Sevgiyle kalın. Köylünüzden uzak kalmayın
ama ona da güvenmeyin derim. Bu yazıyı 2018 yılının 27 Haziranında yazmışım. Muharrem'in son çıkışı bu yazımın biraz eksik kaldığını anlamama neden oldu. Onu da bir tek cümleyle tamamlayayım.
Köylü yine de köylüsünü en iyi tanıyan ve en iyi değerlendirendir. Köylüsünün Muharreme oy vermeyişi onun güvenilmezliğinin bir sonucu olabilir mi.
5 Mayıs 2018 Cumartesi
EVRENSEL ?????
![]() |
EVRENİN MİNİK BİR PARÇASI, TRİLYONLARCA GALAKSİDEN BİRİ |
Çok sıklıkla kullanılan EVRENSEL
kelimesi ne yazık ki yanlış kullanılıyor. Evrensel Hukuk, Evrensel İnsan
Hakları, Evrensel, Evrensel, Evrensel.
Evrensel kelimesi tüm kâinatı ifade eden bir kelimedir ve
dünyamız bu evrenin söz edilemeyecek kadar küçük, biz toz tanesi kadar bile hükmü
olmayan bir parçasıdır.
Bizler ne kadar kibirliyiz ki
değerlerimizi –ki çoğu sakattır- tüm evren için geçerli sayabiliyoruz. Pek
fazla aldırmadığımız hukuku evrensel olarak ilan edebiliyoruz. Bir taraftan
savaşıp milyonları katlederken diğer yandan “Evrensel İnsan Hakları”ndan
bahsedebiliyoruz. Oysa bırakın evrenselliği bunların çoğu küresel bile
değildir. Hatta daha ileri gidelim Ülke bazında bile, aynı değildir. ABD de idam
“EVRENSEL İNSAN HAKLARINA; YAŞAM HAKLARINA” rağmen bazı eyaletlerde vardır
bazılarında yoktur.
İnsanın yüklediği değerler kâğıt
üzerinde var olsa da uygulamada genellikle geçerli değildir. Asla da bırakın
Evrenselliği, ne ülkesel, ve ne de
global(küresel)dir.
Önceleri bilim adamları bazı
fizik yasalarının tüm evren için geçerli olduğunu düşünürlerdi Newton fiziğine
göre bu doğru kabul edilirken Einstein tarafından bu görüş yıkıldı.Nevton yasalarının tüm evren için geçerli olduğuna inanılmaya başlandı ama bu bile
yaklaşıktı. Sonunda Kuantum fiziğinin keşfedilmesi hiçbir teorinin tüm evreni
kapsayamayacağı şüphesini doğurdu. Gerçekten de kimse kesin olarak EVRENSEL bir
yasadan bahsedemiyor. Ve ben süslü cümlelerle ifade edilen “EVRENSEL” bir
konudan bahsedildiğini duyduğumda kıvranıp duruyorum. Neredeyse çelik çomak
oynamak bile EVRENSEL bir oyun. Yani tüm kâinatı kapsayan bir oyun. Uzaydan
birileri gelse de oynasak mı?
Yapılması gereken EVRENSEL
kelimesini günlük yaşamımızdan çıkarmak olmalıdır. Böyle bir şey ne vardır ne
de olacaktır.
29 Nisan 2018 Pazar
ARKADAŞIM FUAT ÇANDARLI.
| BİR ÇARŞAMBA GEZİSİNDE BİR KÖY KAHVESİNDE KAHVECİYE ÇEKTİRDİĞİMİZ BİR FOTOĞRAF |
Sanırım 2014 yılıydı. İÇSES korosunda birlikte çoksesli müzik yaptığımız sevgili ÇAĞIN Kocaeli Üniversitesinde bir "Sinema Günleri" tertiplediklerini ve buraya "Davetli" olduğumu söyledi. Sevinerek kabul ettim. Öğrencilik yıllarımda "Kervan Sineması"ndaki SİNEMATEK Derneğinin sinema sanatına bakış açımızı derinden nasıl etkilediğini bildiğim için sevinerek kabul ettim.
Ancak bir sorun vardı. Saçları bembeyaz iyi giyimli kişi (O ben oluyorum) her defasında kapıda terörist muamelesi görüyor ve içeriye telefon edilmeden Üniversitenin güvenliği tarafından içeriye sokulmuyordu.
Bu ilk seanstan son seansa kadar aylar süren Sinema Günlerinde önce Kozmos serisini ardından da önemli filmleri izleyip üzerine tartışmıştık.
Bu sinema günlerinde fotoğraflarımızı çeken ve her pozdan sonra ekranına bakıp baş parmağını OK anlamında yukarıya kaldırmadan kimsenin yerinden kıpırdamadığını hayretle gördüğüm adam Fuat Çandarlı'ymış. Onun kurallarından biriymiş bu. Ekranı kontrol edip de çektiği kareye okey vermeden kimse yerinden kıpıldayamazmış. 60 yıllık fotoğrafçılık geçmişimde böyle bir otorıte sağlayamamıştım. Onu bırakın aklıma bile gelmemişti. Ben deklanşöre basar herkesden önce safları bozardım. Sonradan da şikayetler gelirdi. "Gözüm kapalı çıkmış, saçım dağınık, yanlış tarafımdan çekmişsin......"gibi bir yığın şikayetçi.
Bir gün Fuat Çandarlı ile şehirde buluşup "Sinema Günleri"için yine o korumaların olduğu kapıya geldik. İçimden "Bu defa da kimlik sorarlar ve içeriye telefon ederlerse artık bu kapıdan içeriye girmeyeceğim" diye düşünürken kapıdaki güvenlikçi "OOO hoş geldiniz Fuat abi deyip de en sempatik pozuyla bizi içeri alınca içimden verdiğim söz de eriyip gitti. Neyse ki bu filmleri hazırlayan Kaya bey doktorasını yapmak üzere yurt dışına gittiği için bizim de o kapıdan geçişimizin sonu gelmişti.
12 Eylülün İstanbul'unda herkesin didik didik arandığı günlerde mavi Wolksvagenimle ne zaman bir denetim noktasına gelsem şöyle bir bakıyor ve "Geçin" deyip yol veriyorlardı bu da bende "Ulan amma ayrıcalıklı adamım, adamlar beni büyük bir devlet adamı falan sanıyorlar" gibi acayip bir şişinmeme neden oluyordu. Arkadaşlarla bir gün askeri bir denetim noktasında çevrildik. Asker şöyle bir baktı "Geç" işareti verdi. Gurur işte, arkadaşlarıma ne kadar önemli bir kişi olduğumu ilk elden ispatlama dürtüsü ile askere "Neden bizi de herkes gibi aramıyorsun" dedim. Ben, adamın "Aman efendim siz varken ben bu arabayı arayabilirmiyim" filan demesini bekliyorum. Asker Anadolu insanının o keskin zekası ve dobralığı ile "Yürü be amca senden ne köy olur ne kasaba.." deyiverdi. Hala aklıma geldikçe gülerim.
Üniversite kapısında bu olayın üzerinden 30 yıldan fazla zaman geçtiği halde bana "terörist, olay çıkaracak kadar dinamik, babayiğit(!) falan gözüyle bakmaları da gururumu okşamıyor değildi ama
Fuat Çandarlı'nın da bir fenomen olduğunu anlamış oluyordum.
Fuat Çandarlı ile ortak noktalarımız, yavaş gelişen dostluğumuzla bir bir ortaya çıkıyordu. İkimiz de fotoğraf tutkunuyduk. Bu tutkumuz için temel ihtiyaçlarımızdan bile kısıntı yapıp makine ve ekipmana büyük (Tabii bizce) paralar harcayabiliyorduk. Seyahat, müzik, sinema ortak noktalarımızdan bazılarıydı ve en önemlisi de iflah olmaz birer FENERBAHÇELİ idik.
Yakından tanıdıkça Fuar Çandarlı'nın ne kadar sağlam bir karaktere sahip olduğunu ne kadar fedakar ve karşılıksız her türlü yardımı herkese yaptığına ilk elden defalarca şahit oldum.
İnterneti parmaklarını uzantısıymışçasına iyi kullanmasını, bir uzman kadar bilgisayar dünyasının içinde oluşunu hatta bu konuda çözemeyeceği problemin olmadığına defalarca şahit oldum. Öldü diye yenisini almak üzere olduğum laptopumu yeniymiş gibi hayata döndürüşü hala bu satırları onunla yazmamdan belli.
Sevgili Fuat Çandarlı neredeyse İzmit'teki tüm koroların üyesi ve adeta uluslararası basın temsilcisi. Onun fotoğraflarına ve yorumlarına Kanada'dan bile karşılık geliyor. Onu anlayamayanlar da var. Onun kıymetini bilenler çoğunlukta ama kıymetini anlayamayan ve bilemeyenler de var. İstismar etmek isteyenler de ama bunlar ona vız geliyor.
Sevgili Fuat Çandarlı ile kurduğumuz ÇARŞAMBA GEZGİNLERİ facebook sayfası şu aralar koroların yoğun konserleri nedeniyle biraz aktivitesini dondurmuş olsa da biz en çok prestij kazandıran sayfa. Hiç olmadık yerde hiç karşılaşmadığım insanlar elimi sıkıp Merhaba Vural bey dediklerinde afallıyorum. Hemen ardından devamı geliyor. "Sizi ÇARŞAMBA GEZGİNLERİ ile tanıyor ve takip ediyoruz. İşte Fuat Çandarlı ile yürüdüğümüz yol bu. Yaptığımız ÇARŞAMBA gezilerinin ardından gittiğimiz yerlere birçok insanın gittiğini gördük. Karasu, Longos Ormanı, Sakarya Ağzı, Bilecik, Kınık, Kandıra, Kefken İstanbul Süleymaniye, Sultanahmet ve daha niceleri Biliyorum şimdi gücenecek benim Galatasaray'lı kardeşim Mehmet Erdem. O, ÇARŞAMBA GEZGİNLERİ nin üçüncü üyesi. Ne yazık ki FB yenince o üzülüyor, GS yenince de biz. Şampiyonluk belli olunca üç ihtimal var. Ya, 1-Biz sevineceğiz, 2- ya Mehmet Erdem, 3- ya da üçümüz birden üzüleceğiz.
Sevgili takipçilerim. Fuat Çandarlı'yı tanıdıkça onun ne kadar vazgeçilemeyecek bir DOST olduğunu daha iyi anlıyorum. Bu yazıyı okuyan ve onu da tanıyan çok kişi "Şunu da yazmalıydın, şu da eksik kalmış hatta Fuat Çandarlı'yı daha tam olarak tanıyamamışsın " diyenler bile çıkabilir ama hepsine haklısınız onları yazmamışım"dan başka cevabım yok.
17 Ekim 2017 Salı
vuralınyeri: MUZ CUMHURİYETİ DEĞİLİZ. PEKİ NEYİZ ?
vuralınyeri: MUZ CUMHURİYETİ DEĞİLİZ. PEKİ NEYİZ ?: Arazi parçalandıkça üretim maliyeti artar ve mutlaka sonunda el değiştirir. Büyük çiflikler doğar. BİZ MUZ CUMHURİYETİ DEĞİLİZ PEKİ ...
MUZ CUMHURİYETİ DEĞİLİZ. PEKİ NEYİZ ?
Arazi parçalandıkça üretim maliyeti artar ve mutlaka sonunda el değiştirir. Büyük çiflikler doğar.
BİZ MUZ CUMHURİYETİ DEĞİLİZ PEKİ
NEYİZ?
ABD tarihi, neredeyse Fransız
ihtilaliyle aynı zamanda başlar. 1789 yılında Fransa’da devrim gerçekleşmiş
kral ve kraliçenin kelleleri giyotinin sepetine düşürülmüştü. Bu devrim on yıl
sürmüş olsa da Fransızlar aslında Bastil hapishanesinin yıkılışını devrimin
başlangıcı olarak kabul ederler.
Fransa’nın Amerika’nın
bağımsızlığına yaptığı büyük yatırım Amerikalıları bağımsızlığa kavuşturmuş ama
Fransa hazinesini tamtakır bırakmıştı. Gelirleri arttırma çabası nihayet
devrimin patlak vermesine neden olmuştu. Amerikan Bağımsızlığı 1783 yılında
gerçekleşmiş 6 yıl sonra da Fransız devrimini tetiklemişti
Amerikan tarihinin bu yazıyı
ilgilendiren tarafı 1851 yılında başlatılan BATIYA GÖÇ olayıdır.
Amerikan hükümeti batıya göç
programını başlattığında Avrupa’nın bütün maceracıları, suçluları ve son
kuruşlarına kadar paralarını, Amerika’ya getirecek gemilere vermiş olan
yoksulları tüm geleceklerini bu yarışa bağlamışlardı. Dikilen bayrağı kapan 150
hektar (1.500.000)m2 toprağa sahip oluyordu.
Bu topraklar tüm Amerikan tarihi
boyunca hiç işlenmemiş ve hiç ekilip biçilmemiş topraklardı. Taşlık, ormanlık,
bataklık olabiliyordu. Bu insanlar büyük çaba ve emekle buraları hayvancılık,
çifçilik, gibi işler için ıslah ettiler. Bırakın kâr etmeyi karınlarını bile
doyuramıyorlardı. Açlıktan ölenlerin sayısı hastalıktan ölenlerden belki de
daha fazlaydı. Bu durum insanları çoğu kez suça sürüklüyor, hırsızlık cinayet
ve soygunlar adi olaylarmış gibi çok sık görülüyordu. Merkezi hükümet zayıftı.
Her kasabanın kendi kanunları, bankaları ve polis kuvveti (Şerifi) vardı.
Elbette ki toprağın değerini çok iyi bilen ve bunları ellerinde toplamaya
kararlı zenginler de vardı ki bunların çoğu kasabaların bankerleriydi.
Hayvan için, tohumluk için ve
diğer ihtiyaçlar için parası kalmamış olan bu toprak sahipleri ister istemez
bankalardan ipotek karşılığı borç alıyorlardı. Hasat zamanı ürününün para
etmediğini gören çifçiler sözleşme gereği topraklarını bankerlere devretmek
zorunda kalıyorlardı. Buna karşı çıkanların sonu darağacıydı. Hepimizin yakından
tanıdığı Jessi James’ler işte böyle herşeylerini kaybetmiş intikamcı
çifçilerden çıkmıştı. Sular durulduğunda eski çifçiler gitmiş yerine
milyonlarca hektar toprakları yok pahasına elde etmiş para babaları gelmişti.
Şimdi büyük çiflikler zamanıydı artık. Toprakların neredeyse tek amacı vardı
otlak olarak kullanılmak. Bu çifliklerde sığır yetiştiriliyordu. En büyük
arazilerde en büyük sürüler vardı.
Yeter ki toprağın olsun, istersen
üzerinde kasabalar kentler bile kurarsın. Amerikalılar hem toprağın değerini
iyi kavramış hem de yok pahasına nasıl elde edileceğini keşfetmişlerdi. Bu
keşif sonraları bütün dünyaya ilham kaynağı olacaktı.
Bütün bunları neden anlattım. Son
çeyrek asırda ülkemizin toprakları hızla Amerikalıların yaptığının daha
incelikli ve daha zarif bir şekilde belli ellerde toplanması nı sağlıyor. Nasıl
mı?
Önce toprakların 5 dekara kadar
bölünmesine izin veriliyor. Miras 5 dekardan küçük olamıyor. 5 dekar bir aileye
yetmediği gibi hisselisi hiç yetmiyor. Başlıyor kavgalar. Sonunda bir şekilde
izaleyi şuyu denen bir yolla satılıyor. Satın alanlar genellikle aile dışından
birileri. Zira aileler zaten paraya muhtaç. Satmayanların gençleri köyü terk
edip kasabada veya kentte bir işe giriyor. Toprağı elinde bulundurana devlet
dekar başına belli bir para ödüyor ve bu parayla yetinmek zorunda kalan yaşlı
nüfus. Önce tarlasını kiraya veriyor, sonra da rahmetlik olunca çocuklar
satıyorlar. Böylece yavaş yavaş topraklar belli ellerde toplanıyor. 5 dekarlık
bir yerin kâr getirmesi neredeyse imkânsız. Bunun en az miktarının 20-25 dekar
olması işlemeye, ekip hasat etmeye değer olmasını gerektiriyor. Bu bile kârlı bir iş değil. Üstelik devlet
sürekli ithalat yaparak ve yaptırarak küçük çifçiyi ve köylüyü tarımdan
uzaklaştırmak için elinden geleni yapıyor. Diyelim ki birinin elinde 25
dekarlık bir arazi var diğerinin elinde 25000 dekar. Hangisi daha çok kar
getirir. Bir traktörün verimliliği 103 dekar arazi içindir. Sulama çapalama vs
için de yatırımın öyle olması gerekir. 25 dekarı olan birisi 4 kat daha
pahalıya çalışıyor demektir. Biçerdöver için, ilaçlama için, gübreleme için de
aynı şey geçerlidir. Para sahiplerinin bu küçük arazileri ellerine geçirmeleri
için biz şehirliler de hem kullanılır hem de sürekli kandırılırız. “Et ithal
edeceğiz fiyatlar düşecek” derler fiyatlar düşmez hayvan yetiştiricisi zarar
ettirilir “Buğday, muz, karpuz, pirinç…. Ve nihayet saman ithal ediyoruz.
Fiyatlar düşecek” derler ama hiçbir zaman ne çifçi kâr eder ne de kentli
tüketici ucuza saman yer.
Oyun henüz tamamlanmadı. Hele Afrika’da
devletin satın alacağı sonra bir yandaşa kiralayacağı yüzbinlerce hektar
arazinin ürününü bize ucuza(!) satsın da bakın köylünün durumu ne olacak.
Ülkemizdeki toprakların üçüncü eli, uluslararası şirketler olacak. Burada
üretecekler ve bize ithalatmış gibi satacaklar. Biz bir muz cumhuriyeti değiliz
ve olmayacağız da zira muz sadece güneyde dar bir şeritte yetişebiliyor ama
kendi toprağında yabancıların ürettiği bir mesela BUĞDAY CUMHURİYETİ
olabiliriz.
13 Eylül 2017 Çarşamba
ADALETİ DUMAN ALMIŞ YÜRÜYELİM ARKADAŞLAR
Ülkemizde
adalet bazen bir isim, bazen bir sarayın adı (ADALET SARAYI) ama en sık da
ulaşılmak istenen bir KIZILELMA. Biliyorsunuz KIZILELMA ulaşılamayan bir ütopik
ülkedir.
Aslında
ADALET'i bir uyuşmazlığın çözümünde haklıyla haksızı ayırdetmek veya kimin ne
kadar haklı olduğunu bulmak için kullanılan bir sistem bir kompleks yapı olarak
algılıyorum ben.
Toplumları
oluşturan fertler arasındaki ilişkilerin çözümsüzlüğünde başvurulan enstrümanlar
gelenekler, örfler ve en önemlisi de yasalardır. Bu toplumdan topluma ve çağlar
boyu değişiklikler göstererek gelişerek ve mükemmelleşerek günümüze kadar
gelmiştir. Bunun bir kronolojisini yapmayı düşünmüyorum. Ancak artık modern bir
toplum olduğumuzu iddia ettiğimiz bir çağda evrensel normlarda olmasını bekleriz.
Ülkemizde ADALET için artık kitleler yüzlerce kilometre yürüyerek talepte
bulunuyor. Soralım haydi nelerin adaleti?
Ailelerde
çocuklar arasında adil değiliz. Okullarda öğretmen öğrenci ilişkilerinde adil
değiliz. İşçi işveren arasında adalet sakat. Memur ve amir arasında adalet
arıyoruz. Futbol seyircisi adalet dağıtması, kuralları tarafsız uygulaması
gereken hakemden adalet bulamadığı için sokaklarda hak aramaya çıkıyor.
Dindarlar kendi aralarında adalet peşinde. Müşteri esnaftan esnaf müşteriden adil
olmasını istiyor. Kadın erkek ilişkileri adil değil, daima erkekten yana. Ve de
en önemlisi ADALET dağıtan kurumlara, yani ADLİYE’lerin adalet dağıttığına
inanmıyoruz. Adalete güven %30 seviyesine inmiş.
Adliyelerde
adalet aramak çok pahalı ve çok yıpratıcı. Apaçık ortada olan bir miras
meselesi bile onyıllar sürebiliyor. Bütün bunları sıralamak yerine sizin hayal
gücünüze bırakmak istiyorum.
Son yıllarda
gazetelerin yazdığı toplum haberlerine baktığımızda her olayda birkaç ölü ve
iki katı kadar yaralı görüyoruz. Bunların her biri ADALET’in sokakta arandığı
olaylar. Neden ise Adalete güvenmeyenlerin çözüm arayışı.
Adaletin
gerçekleşmediğine gerçekleşemeyeceğine inanan insan kendi adaletini kendi
sağlamaya başlayınca da gelsin cinayetler. Artık Mafya adaleti bile çok revaçta
ve oldukça adil.
Bir zamanlar
bir meseleden dolayı ters düştüğümüz birisi sorunu kendi lehine çözmek için
ünlü bir kabadayıya işi vermiş. Adamları gelip beni buldular ve kabadayının
huzuruna çıkardılar.
Adam gayet
ifadesiz bir suratla ama kibarca meselenin ne olduğunu sordu. Açıkça ve
dosdoğru anlattım. Meğer şikâyetçi yan odadaymış. Onun gelmesini buyurdu. Bizi
yüzleştirdi ve adamı odadan kovdu. Sonra da buraya kadar zahmet ettirdiği için
özür dileyerek Balmumcudan Floryaya kadar kendi arabasıyla gönderdi. Sorun da
böylece kökten çözülmüş oldu. Bu söylediğim 30 yıl kadar önceydi. Nerde o kesin
adil çözümler, nerde o kabadayılar. Ve en önemlisi nerde o eski ADALET sezgisi.
Adalet bir
kavramdır ve ne yazık ki insan bu konuda doğru eğitilmezse egosunu adaletten
hep üstün görür ve doğru olsa bile adalete inanmaz.
İşimiz zor,
her kalem için bir Ankara – İstanbul, sonra da dönüp bir İstanbul-Ankara arası
yürümeliyiz. Marşımız da ADALETİ DUMAN ALMIŞ YÜRÜYELİM ARKADAŞLAR.....
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)



