21 Temmuz 2012 Cumartesi

KELAYNAK SOYKIRIMI

        Yıl 1962 Babamın görevi nedeniyle Birecik'teyiz. Enteresan bir yer. Şehir Fıratın doğusunda kurulmuş ve nehirle bembeyaz bir duvar gibi yükselen kaya yamacın arasındaki birkaçyüz metrelik dar alanda taştan evler.
        Bu kaya yamacı da yüzlerce, belkide binlerce Kelaynağın yuvalarıyla dolu. Üreme mevsimi gelince tıpkı Birecik'lilerin evlerinden Fırat kenarındaki kabyelere göçü gibi onlar da Afrikanın biryerlerinden buralara göçüp ürüyorlar. Bu yüzyıllardır böyleymiş.
       Geçenlerde TRT Belgesel kanalında bir bilim adamı keleynakları nasıl kurtardıklarını anlatıyor ve bunların yok oluş sebebini de izah ediyor. "Tarım ilaçlarının kullanımı sonucu yedikleri börtü böcek ve tohumlar nedeniyle yok olmanın eşiğine gelmişler...."
      Tamamen yanlış ve tamamen atmasyon bir teori bu. Yani şimdiki çifçiler artık tarım ilacı kullanmıyor da onıun için mi kelaynaklar artmaya başladı. Ya da şimdiki nesiller bu ilaçlara bağışıklık mı kazandı ki artabiliyorlar. Hayır hayır kelaynakların soykırımının sebebi o değil, Hemen açıklıyorum.
      Birecik'te o yıllarda Mahmut diye bir çocuk vardı 16-17 yaşlarındaydı sanırım. Bu çocuk o yılların en haşarı birkaç çocuğun da lideriydi. Her taşın altından onlar çıkardı. Birecikliler bilir ve çok iyi tanır Mahmudu. Çok becerikliydi ve bir hüneri de sinemada önündeki üç sıraya kadar iki dişinin arasından aynen bir su tabancasından fırlatılan su gibi (o tarihlerde su tabancası daha icat edilmemişti sanırım) tükürük fışkırtarak istediği enseyi ıslatmasıyla ünlüydü. Tabii bu ününü bilmeyenleri hedef seçerdi. sonunda bir gün yanlış bir hedefi ıslatınca eşek sudan gelene kadar ıslatılmış ve bu hünerini yerdeki sigara izmaritlerini, kedilerin iki kaşının arasını falan ıslatarak geliştirmeye devam etmişti.
        Mahmut arka cebinde çok kaliteli kauçuktan yapılma ve çatalı vurduğu avların kanı sürülerek renklendirilmiş bir sapanla dolaşırdı. En büyük tutkusu KELAYNAK vurmaktı. Onun ne kadar iyi bir nişancı olduğunu havaya atılan erik, kaysı veya taşları nasıl vurduğunu gördüğüm için iyi biliyorum. O kategoride bir federasyon olsa olimpiyatlara gitmesi garantiydi.
        Mahmut avanesiyle her gün o şehrin yaslandığı duvarda pusu kurar ve ne yapar eder günde en az on tane, evet yanlış duymadınız en az on tane kelaynak vurur ve bir o kadarı için de avanesini teşvik ederdi. Adı ZALİM AVCI ya çıkmıştı ve o bu yakıştırmadan büyük gurur duyardı. Kimse de ne onun neden bu hayvanları vurduğunu bilmezdi sorgulamazdı da. Bu kuşlar ne yenir ne de başka bir işe yarardı. Söylenen o ki bu hayvanlar onca Birecikliden hiç çekinmez ama Mahmut ve avanesini görür görmez hemen havalanırlarmış. Ama Mahmut bu, bir keleynak, taşının erişeceği yerde ise yapacak birşeyi yoktur. 
         Kelaynak sayısı iyice tükenmeye yüz tuttuğu için artık vurmak da zorlaşır ve 10 - 12 çift kalır. 1970 li yıllarda bir kuş bilimci kelaynakların izini Bireciğe kadar sürer ve durumun vahametini kavrar. Adı UDO- HIRSH olan bu zat Bireciklileri aydınlatır ama kuş sayısı o kadar azalmıştır ki yeniden üremeleri için çok gayret, emek ve para harcanması gerektiğini dünyaya duyurur, fonlar kurulur ve bu çalışmalar hala sürmektedir. Mahmut ve avanesinin bu gözü dönmüşçesine yaptığı katliamın kabahati ustaca tarım ilaçlarına yıkılır.  Yine de iyi adammış Udo ki Mahmudu bu işin sorumlusu diye açıklamamış işte şimdi ben açıklıyorum. Kelaynaklara soykırım yapan Birecikli Mahmuttur.
        Nişancılık, avcılık, savunmasız hayvanları vurmak benim aklımı uzun zamandır almıyor. Tabii bu uzun zaman son vurduğum kuşun yaralanıp da yanına gittiğimde yüzüme ağlamaklı bir şekilde uzun uzun bakmasından bu yanadır. O kuşu hayata döndürmek için çok çalıştım ve bir daha da avcılığı aklım hiç almadı.


18 Nisan 2012 Çarşamba

Topraklarımızdaki Afrodisyas'ın Gizemi

     Yıl 2002.Bir görev gezisinde Aydın- Denizli arasını ana yol yerine tali bir yoldan gitmemizi meslekdaşım ve yol arkadaşım Faruk Şakir Özay önerdi. Daha önce Denizli bölgesinde görev yaptığı için buraları iyi biliyor ve meraklarımı da bildiği için bir sürpriz hazırlıyor.
Şehrin önemli kişilerinden birinin eşi

    Bizi getirdiği yeri görünce ne kadar sevindiğimi ben biliyorum. Ancak ne yazık ki oldukça geç olmuş ve müze kapanmıştı. Görevliler yine de bizi kırmadılar ve hava kararana kadar- ki neredeyse güneş batmıştı- dolaşmamıza izin verdiler. Bu muhteşem yeri tam anlamı ile dolaşamamak beni oldukça yaralamıştı. ve buraya bir daha mutlaka gelmeliydim.
Taç kapı ve Prof. Dr. Kenan Erim'in mezarı
    2007 Ege tatilinden Denizli üzerinden dönmeye karar verdik. Nazillinin ünlü et lokantalarından birinde 41 derecelik hava sıcaklığında öğle yemeğimizi yedikten sonra Nazilliden Karacasu Geyre yolundan Afrodisyasa vardık. Hava hala çok sıcaktı. Ben de sıcağı fazla sevmem ama söz konusu fotoğraf çekmek olunca işim bitene kadar ne sıcağın ne de soğuğun farkına bile varmam da sonra serilir kalırım.  Hemen daldık antik kente. Handanla Tülin de kendilerini kaptırmışlar ve bir süreliğine sıcağı algılamamışlardı, taa ki büyük ceviz ağacının altına gelene kadar.    Onlar orada pes ettiler. Ben devam ederek turumu ve çekimimi tamamlayarak yanlarına geldiğimde sıcak havanın bizi ne denli tüketmiş olduğunu anlamıştım. Birkaç yüz metre daha gitmek ve büfeye erişmek zorundaydık. Uzunca bir dinlenmenin dönüşü daha da zorlaştıracağını düşünerek tüm gayretimizi topladık ve dönüşyoluna attık kendimizi.    Neyse ki büfede soğuk içecekler ve dinlenmek için gölgeye konmuş masa ve sandalyeler vardı. Afrodisyası ve müzesini gezmiştik ama daha öğrenmemiz gereken detaylar vardı. Yıllar içinde bu detayları da ya raslantıyla ya da araştırarak öğrendik. bakın neler olmuş
Afrodisyaslı bir soylu

Afrodisyas MÖ 3000 yıllarından beri varlığı bilinen birkaç defa ismi değişen bir antik kenttir. Her istialacı kral kendi adını vermiş olsa da yaşamını Afrodisyas olarak noktalamıştır. Noktalamıştır diyorum, zira bu kent İsa'dan önceki çağlarda önemliydi. Romalıların hıristiyan olmasından sonra önemini yitirmeye başladı ve heykel atelyeleri bir bir kapandı. Bağnaz hıristiyanlar birçok heykeli tahrip ettiler. (bu defa müslümanlıktan önce tahrip gördükleri ve toprak altında kaldıkları için kendimizi suçlayamıyoruz.)

Bir insan başıyla poz veren zat

    1961 yılında Kenan Erim hoca bile oraya büyük zorluklarla ulaşabildiğine göre işte bu gözden uzak oluşu diğer eserleri kurtarmış olmalı.        Anadolu'nun birçok kasabası ve köyü böyle antik kentlerin yok oluşu ile kurulmuştur. "Harabe" dediğimiz artık hiç bir işe yaramadığını düşündüğümüz bu antik yapıların taşları ziyan olmasın diye arabalara yükleyip taşımış ve kendi evimizi ve giderek de kasabamızı kurmuşuzdur. Hala birçok kasabada evlerin şurasında burasında bu antik taşlara rastlayabiliyoruz.
      1963 yılında Ispartanın Ağlasun ilçesinin girişindeki köprü inşaatında çalışmıştım. Ağlasun'un ünlü "Harabe'leri" nin taşları kentin neredeyse tamamının yapımında kullanılmıştı. Karşı çıkmasaydım köprünün taşları da oradan taşınacaktı. Mühendisler bu karşı çıkışıma anlam verememişlerdi ama "Mahkeme kararı ile köprüyü yıktırmak"tan bahsedince dinamitle kaya teminine gidilmişti. 
Acaba bu süsleme kesik bir baş mı ?
Yine bu süslemedeki birbirinden farklı başlar neyi ifade ediyor
Yine aynı barbar şüpheyi uyandıran bir yüksek kabartma


  Evet burası enteresan ve büyüleyici bir güzellikteydi. Tiyatro, Hipodrom, Muhteşem bir taç kapı, Augustus' un (başı olmasa bile) Roma imparatorluğunun dört bir yanına kopyalarını gönderdiği ünlü zırhlı ve yalınayak heykeli ile daha pek çok yontu vardı. Kimbilir belki de eski Mısır uygarlığının etkisinin gelişmiş bir versiyonu olan lahitler birer sanat eseriydi. ancak kanımı donduran bir şey daha vardı. O da elindeki kesik başla heykeltraşa poz veren kişiydi.  Bunun kim olduğunu bilmiyorum ama bir rakibinin başını kesip anısına heykel yaptıran bir "KAHRAMAN" olmalı. Av dergilerinde rastlar ve çileden çıkarım. Vurduğu güzelim hayvanın üzerine bir ayağını basarak poz veren insan bozuntuları vardır işte bu da öyleydi. Sonra bir freskde daha buna benzer bir şeye rastladım. Sonra da
Augustusun Romadan gönderdiği zırhlı ve
çıplak ayaklı heykeli (başını bir kaçakçıya kaptırmış)

Afrodisyasın önemli kişileri.
düşündüm ki kenar süsü gibi çelenklerin arasına sıralanmış başlar da acaba böyle kesilerek kenar süslemesine dönüştürülen insan başları mıydı diye.    Gladyatörleri dövüştürüp binlercesinin öldürülmesi bu dönemlerde olmamış mıydı. Sanırım AFRODİSYAS uygarlığı böyle vahşetin ebedileştirildiği bir yer olmalıydı. Bu muhteşem eserler  böyle kanlı bir geçmişi mi anlatıyordu bizlere acaba  Afrodisyas kazılarını ve restorasyonunu Prof.Dr. Kenan Tevfik Erim 1990 yılında tamamlıyor ve açılışı Turgut Özalla birlikte yapıyorlar. Tam üç hafta sonra hayata gözlerini kapatıyor ve tam anlamıyla buraya hayatını adamışlığın huzuru içinde hayata veda ediyor. Vasiyeti üzerine özel bir izinle kendini adadığı bu antik kente defnediliyor. Onun sayesinde şimdi Afrodisyas bir yıldız gibi insanları kendine çekiyor. Sıcak olmayan bir mevsimde burayı görmenizi isterim.
Augustusun Romadan gönderdiği zırhlı ve
çıplak ayaklı heykeli (başını bir kaçakçıya kaptırmış)

Afrodisyasın önemli kişileri.
düşündüm ki kenar süsü gibi çelenklerin arasına sıralanmış başlar da acaba böyle kesilerek kenar süslemesine dönüştürülen insan başları mıydı diye.    Gladyatörleri dövüştürüp binlercesinin öldürülmesi bu dönemlerde olmamış mıydı. Sanırım AFRODİSYAS uygarlığı böyle vahşetin ebedileştirildiği bir yer olmalıydı. Bu muhteşem eserler  böyle kanlı bir geçmişi mi anlatıyordu bizlere acaba  Afrodisyas kazılarını ve restorasyonunu Prof.Dr. Kenan Tevfik Erim 1990 yılında tamamlıyor ve açılışı Turgut Özalla birlikte yapıyorlar. Tam üç hafta sonra hayata gözlerini kapatıyor ve tam anlamıyla buraya hayatını adamışlığın huzuru içinde hayata veda ediyor. Vasiyeti üzerine özel bir izinle kendini adadığı bu antik kente defnediliyor. Onun sayesinde şimdi Afrodisyas bir yıldız gibi insanları kendine çekiyor. Sıcak olmayan bir mevsimde burayı görmenizi isterim.
Ceviz altında bir sıcak molası
Bu gölge çok değerliydi.
Kafeteryada  birkaç bardak soğuk birşeyler ve rahat bir koltuk Afrodisyasa veda etmeye hazırız


    Büyük fotoğraf ustası Ara Güler'i bir TV söyleşisinde izlemiştim. Aydın, Nazilli, Denizli dolaylarında 1960 lı yılarda (yanılmıyorsam) dolaşırken köylüler ona bir takım harabelerden bahseder. Ara .Güler bu, O zamanlar genç ve dinamit gibi. Hemen kendisini oraya götürmelerini ister. Götürürler de. Gözlerine inanamaz ve hemen makinesini çalıştırmaya başlar. İstanbul'a dönünce de ilk iş olarak dostu Arkeolog Kenan Erim, i arar ve foroğrafları gösterir. Erim hoca böylece tüm hayatını vakfedeceği Afrodisyastan haberdar olur.    hemen çalışmaları başlatır ve kazılardan çıkarılan eserlerle Afrodisyas müzesini kurar ve şehrin önemli bir bölümünde de restorasyon çalışmalarını tamamlar. Bu onun 30 yılına mal olur. Kayıtlara 1961 yılında ilk defa Afrodisyasa keşif için gittiği yazılıdır. Ancak Ara Gülerden bahsedilmemektedir ama, Ara Gülere ben inanıyorum.
Bu Lahitteki yüksek kabartmada bazılarının elinde insan kafası var sanırım






















































8 Nisan 2012 Pazar

İZMİR YOLUNDA KAVUN VE ÇÖMLEK

    Çoğu kez tatilimizi Egede geçiririz. Egenin yakıcı güneşi ve üşüten denizi harikadır. Ama en güzeli de tatilin bitip dönüşün başlamasıdır. 

    Urfada atlarımız vardı onlara binmeye bayılırdık. Saatlerce dolaşır hayvanları koşturmak için sürekli çaba gösterirdik. Atların bu gezintilere bizim kadar hevesli olmadığını eve, yani onların ahırına yöneldiğimizde anlardık. Dönüşe geçtiğimizi hemen anlar ve bu kez de onları durdurmak için büyük çaba harcardık. Çoğu kez ahırın kapısından biz üzerindeyken geçmeye kalkarlardı da biz can havliyle eyerden kendimizi yere atmak zorunda kalırdık.


     Tatil dönüşlerinde o atlarımızla şimdilerde empati kuruyorum da  neden bu kadar tatil dönüşlerinde kaza istatistiklerinin yükseldiğini daha iyi anlıyorum. Eve dönüş gibisi yok.




      Aslında konu bu değildi ama daldık işte. Ege tatillerinden dönerken hemen her defasında Akhisar- Balıkesir arasında kurulan sergilere uğramadan edemem. Arabanın bagajının elverdiği kadar Kırkağaç kavunu ve bir iki de çömlek alırım.
     Kavunlar hemen her defasında(İzmit'te yokmuş gibi) tatsızdır, çömlekler de daha ilk ocağa girişte çatlayıverirler. Ama ben yine de her yıl  bunlardan alırım.
      Adamlar öyle güzel sergiler öyle güzel sıralarlar ki sadece bu emekleri için bile almaya ve onları ödüllendirmeye değer. (birkaç on liranın neresi ödülse) Şimdi fotoğraflara bir daha bakın. Hele hele satıcı amcanın müthiş gülümsemesini görünce siz olsanız almaz mısınız.
     Sevgiler sunuyorum.

7 Nisan 2012 Cumartesi

Yer Gök Aşk olunca...

       Çoktan beri yazmamışım. Ama öyle bir dizi seyrettim ki yazmadan edemeyeceğim. Bir dostum şaka mı ciddi mi anlayamadığım bir eda ile "YER GÖK AŞK" diye bir diziyi izlememi önerdi. Benim dizi izlemediğimi biliyor. Bir bildiği vardır diyerek izlemeye karar verdim. Olaylar Ürgüp ve Göremede geçiyor. "Vaktiyle ASMALI KONAK vardı bir süre onu izlemiştim. Tesadüfe bakın ki bu da orada geçiyor.
       Ürgüp kaymakamlığının verilerine göre burada 17800 kişi yaşıyor. Yani herkes birbirini tanıyor. Aşağı mahallede biri yellense yukarı mahalle bunu hemen haber alır bu bir. İkincisi burada o kadar büyük zenginler ve büyük şirketler varmış da bizim haberimiz olmadığı gibi Forbes dergisinin de haberi olamamış ne yazık ki.
        Dizideki insanlar o kadar zengin ki dünyanın dilinde olmalılar ama gizlenmeyi başarmışlar işte. Aşklarını gizledikleri gibi.
Gelelim diziye.
        Efendim bu insanlar bir defa bu 17790 kişiyi o kadar habersizce sömürüp zengin olmuşlar ki hiç sormayın. Zenginlik onları o kadar baştan çıkarmış ki aman allah. Her kadının başkasıyla ilişkisi var. O kadar görünmez olmayı başarmışlar ki. kasabanın ortasına garsoniyer diye bir karavan koymuşlar ve orada iş pişiriyorlar da kimsenin haberi olmuyor kimse göremiyor. Karavan sabahlara kadar sallanıp duruyordur herhalde.
         Hava soğuk diye herhalde karavanda sevişiyorlar. Yoksa görünmezlikten o kadar eminler ki meydana yatak serecekler neredeyse. Vay anasını sayın seyirciler. Bir zamanlar DALLAS diye bir dizi vardı emin olun bunun yanında çok masum kalır. Onlar ne de olsa Amerikalı yaparlar, onlara yakışabilir ama bu kadar da olmaz yani. Bir de kahya kadın olmasa var ya daha neler yapacaklar. (Kahya kadın sanırım daha önceki bölümlerde bir haltlar yedi sonra da bir kenara atıldı ki intikam almaya kararlı.) Bir dizide bu kadar mantıksızlık bu kadar hayasızlık özel bir yetenekle yaratılabilir sanırım. Eeee Göreme, eeee Ürgüp oralarda neler dönüyor da ruhunuz bile duymuyor aferin size.
      Benim seyrettiğim bölüm 75. bölümdü bu kadar ilerlediğine göre epey reyting alıyor demektir. ve de daha bir o kadar da devam edecek demektir. Valla helal olsun sevgili milletime. Böyle başa böyle tarak ne yapalım yani. Benden bu kadar siz devam edebilirsiniz izlemeye.

25 Şubat 2012 Cumartesi

Her Dün Her Yarından Daha Geridedir

     Bir dostumla çay içerken laf döndü dolaştı, geçmişte (2003den önce) hatta 1950 yılına kadar Türkiyede hemen hiç bir şeyin düzgün olmadığını hava kirliliğinin bile bu iktidarla temizlendiğini, Türkiyenin nerdeyse tüm ülkelerden geri olduğunu söylüyordu. Son 9 yılda Avrupayı bile geride bıraktığımızı  çok açıktı. Bunu araştırmalıydım. Ve araştırdım. Dostumun dediklerini bir kitapta buldum.  Büyük ölçüde haklıydı. Özetleyerek aktarıyorum.
   "1952 yılında başkenti sis basar. Bu her kış görülen ama birkaç saatte kalkan sislerden biri diye düşünülür. Ancak hava çok durgun olduğu için sis bir türlü kalkmaz. Evlerde ısınma soba ve kalitesiz kömürle olduğu için sise bir de binlerce bacadan sülfürlü duman eklenir. (Oysa şimdi ısınma doğal gazla yapılıyor)Hava iyice kirlenmiş, ve görüş mesafesi 5 metrenin altına inmiştir. Bazı yerlerde sis o kadar etkilidir ki insanlar her zaman gittikleri iş yerlerini evlerini bile bulamazlar. Az sayıdaki arabalar sürekli birbirine çarparak veya kaldırımlara çıkarak biçok kazaya karışırlar. Radyodan mecbur olmadıktan sonra sokağa çıkılmaması anonsları yapılır. Sis ve duman o kadar yoğundur ki yavaş yavaş evlerin içine girmeye başlar. Bir süre sonra hastaneler dolup taşmıştır ve gidemeyenler için ambulans istenmektedir. Ne yazık ki koskoca başkentte sadece 35 ambulans vardır ve bir çoğu da sis yüzünden kaza yapmıştır. ( bu gün bu yönetimin sayesinde İzmitte bile onlarca ambulans var.)
    5 Aralık 1952 günü başlayan sis ve hava kirliliği 8 Aralık öğleden sonraya kadar sürer. Binlerce kişi hastalanmış ve 4000 kişi de hayatını kaybetmiştir. Sisin kalkması ile normale dönmeye başlayan hayat şimdi cenazeleri kaldırmak için seferber olmuştur ama bu da günlerce sürecektir zira koskoca başkentte yeterli sayıda cenaze arabası yoktur. (Şimdi öyle mi. İzmitte bile herkese yetecek kadar cenaze arabası var oysa.) "
     Şaka yaptığımı sanmayın söylediğim tarihteki herhangi bir gazete arşivine girin bunu mutlaka tam sayfa manşetten göreceksiniz. Gerçekten o günle bu gün karşılaştırıldığında aradaki fark muazzamdır.
     Olayın geçtiği İngilterenin Başkenti Londrada yaşanan bu olay Parlamentonun hemen TEMİZ HAVA yasasını çıkarmasına sebep olur.
     Dostuma hemen ilk görüşmemizde bu kitabı verecek ve o yılların bütün dünya için zor yıllar olduğunu göstereceğim. Bu günler de, yarınlarda , zor günler olarak anılacak. Zaman, teknoloji ve zenginlik hep ileriye doğru gider. Her dün, her yarından daha  geridedir. (Nasıl laf ama)

     Not: Kaynak kitap. Aykırı tarih yayını 2005. yazan Stuart&Doris Flexner Kötümserin Tarih Rehberi

24 Şubat 2012 Cuma

KONSER, AĞIT VE YORGUN HERKÜL

       17 yıl oluyor rahmetli  Tambur sanatçısı, meslekdaşım, komşum,  dostum Cemil Güler kolumdan tutup da Kültür Müdrlüğü korosuna götüreli. Orada Erol Sayanı tanıdım, Dr Şefik Postalcıoğlu'nu, İlyas Kula'yı, Dr Mehmet Bengiyi, Mesut Cengiz'i, Sami Kırçal'ı, Adil Ödenoğlu,  ve daha nice sevgili dostumu, Benden sonra da nice sevgili dostum katıldı bu koroya. Korolar birer testiye benzer tam dolarsa bir kısmı boşalmadan yeni su koyamazsınız. Akan su bulamazsanız boşaldığında da dolduramazsınız. Yani bir kapasite meselesi. Elbette ayrılanlar da oldu ama su akarken testi hep dolu kaldı.
      Bir gün Adil Ödenoğlu, bir gün Cemil Güler, bir gün Nurettin Portakal ve nihayet bir gün de Şefik Postalcıoğlu  aramızdan ebediyen ayrıldılar. Bunların yeri doldurulabilir mi? Yapabildiğimiz tek sembolik şey Şefik Postalcıoğlu'nun her zaman oturduğu sandalyeyi üzerine koyduğumuz bir buket çiçekle boş tutmak.
       Bendenizin koroda ud çalmanın yanında, hemen her konserin giriş bölümündeki sinevizyon gösterisini sunmak ve (belki de) başka taliplisi olmadığı için konuşma metinlerini hazırlamak görevi var.
      Birçok koro elemanı bile bu hazırlıkların kim tarafından yapıldığını pek bilmez. Her ne kadar bir defa bu bilinmezliğe gönül koymuş olsam da aslında hiç önemi de yok. En zoru ne biliyor musunuz. Bir konserde artık aramızda olamayacak birinin arkasından bir ağıt hazırlamak. Saatler boyu ekran karşısında göz yaşı dökerek sözcükleri yan yana getirmek ne kadar zordur bilemezsiniz. Üstelik hiçbir yazdığınızı yeterli bulmaz defalarca sil baştan yaparsınız. Her defasında ruhunuzda bir yıkım, her defasında binlerce anı ve ardından tekrar göz yaşı.
       Önümüzdeki konserin tarihi henüz belli değil ama daha önümüzde aylar olduğu kesin. Şimdiden sevgili dostum Postalcıoğlu için yazacaklarımı düşünmeye ve ağlamaya başladım bile. Evet seyirci de belki gözyaşı dökecek ama  sadece birkaç damla. Artık ağıt yazmak istemiyorum.
      Oysa bu BAHAR KONSERİ'mizde yazmak istediklerim vardı. Ülkenin sayılı müzelerinden olan İZMİT ARKEOLOJİ MÜZESİ' ni konu alacak, baharda alışveriş yerlerinden, mangal yapılacak ağaç altlarından başka bir alternatifin de bu güzelim müzeyi gezmek olduğunu vurgulayacak ve ABD den 20 yıldan fazla bir mücadele ile getirtebildiğimiz "Yorgun Herkül" heykelinin bir kopyasının burada olduğunu fotoğraflarla gösterecektim. (bir kopyası da İznik Müzesindedir) Ama tüm çabama rağmen, Turizm ve Kültür Müdürlüğünün bordrosuz, hiç bir menfaat beklemeden 17 yıldır emek veren ve katkı sağlamak için ter döken biri olarak, Vali muavinlerinden birine başvurmama rağmen fotğraf çekme yasağını aşamadım. Bunun için de bir ağıt yazacak ve artık konserlerde bu görevi üstlenmeyeceğim. Sevgiler sunuyorum
      Not: "Yorgun Herkül" heykellerinin dünyada 60 adet kopyasının olduğu bilinmektedir. Bu dünya şaheserinin bilinen en ünlüsü geçtiğimiz aylarda üst kısmı büyük hukuk savaşı verilerek ABD den getirtilen ve Antalya Müzesindeki yerini alan heykeldir. Benim görme şansına erdiğim diğer ikisi İznik ve İzmit müzesindekilerdir ve bu ikisinin de başları mevcut değildir.   Antalyadaki herkülün başı bir fotoğrafçının gayretleri ile bulunmuş ve ülkemizdeki vücudu ile birleşebilmiştir. Böyle bir hizmeti hangi fotoğrafçı yapmak istemez. Tabii çekmesine izin verilirse. Yukardaki fotoğraf tarafımdam İznik'de çekilebilmiş ama İzmit'teki çekilememişrir.
     

22 Şubat 2012 Çarşamba

Hangi Hormon Hangi Organik

        "Yaşımı boşver gördüklerime bak." dersem iki tarafı keskin bıçak gibi anlam çıkar. 1-Çok uzun yaşadım ama pek birşey görmedim . 2- yaşım küçük ama çok şey gördüm.
        İkisinde de bir ironi var ve  ikisinde de hem uzun yaşayıp ağır çekim gibi görmek hem de daha az yaşayıp hızlı çekimle görmek. Görmek deyince de sadece gözle görmek anlamında değil tabii anlarsınız işte
       Erzurumun bir köyünde yaşayan ve nerdeyse 50 yıl köyden çıkmayan ihtiyarlar yeni muhtarla geçinemezler ve Mustafa Kemal paşaya muhtarı şikayete karar verirler. Eşeklerine atlayıp Ankaraya gitmeye karar veriler. Sabahın erken vaktinde yola çıkarlar ve öğleye kadar köyü çevreleyen dağın sırtına varırlar. Bu sırtı hayatlarında ilk defa aşmışlardır. Bir de bakarlar ki uçsuz bucaksız bir ova önlerinde uzanıyor. Şaşkınlıkla birbirlerine bakarlar ve biri ortak düşünceyi dile getirir.
"Aboooo Kemal Paşanin emme de böyyük torpahlari varimiş."
      İşte bu da yaşamanın bir biçimi. Aslında konu bu değil tabii. Ben bu gün hayatımızda farkına varsak da varmasak de nelerin değiştiğini ve etkilerini nasıl yaşadığımızı yiyeceklerin serüvenine göz atarak hatırlamaya çalışacağım.
       Ben ilk okuldayken nüfusmuzun 23 milyon olmasıyla öğünürdük. Sanırım %15 şehirli %85 köylüydük. Erzurumlu ihtiyarlar gibi kent veya kasaba görmemiş çok insan vardı.
       Yine köylülüğümüzle öğünür dünyada kendi nüfusunu doyuran birkaç ülkeden biri olmakla gurur duyardık. Yediklerimiz, sebzelerin mevsiminde en hası, yine mevsiminde meyveler. Yemekler taze etle tereyağ ve sade yağla yapılırdı. Sade yağın ne olduğunu 40 yaşın altındakilerin bilmediğine kalıbımı basarım. Sade yağ, eritilip ayranı süzülmüş ve daha dayanıklı hale getirilmiş tereyağıdır. 50 li yıllarda Türkiye Turyağ markalı bir margarinle ilk defa tanıştı.(Vita daha sonradır) öyle bir reklamı yapıldı ve öyle bir pompalandı ki tereyağ veya sade yağ yiyenler adeta ikinci sınıf insanlarmış gibi görülmeye başlandı. "Tereyağ mı yiyor aah zavallı fakirim gariban işte. Turyağ alacak kadar parası yok zavallının."
       Mutfaklarımıza Turyağ girince neden olduğunu anlayamadığımız sindirim sorunları yaşamaya başladık. Kimini karnı ağrıyordu kiminin gazı vardı. Kimi ishal olmaya başlamıştı, kimi kabız. Tabii o zamanlar her köşede doktor yok. Olanlar da kocakarılardan bile bilgisiz. Kabız olana ingiliz tuzu ishal olana meşe palamudu tozu. O zamanlar dericiler kullandığı için meşe palamudu bolca bulunurdu, ama fazla kaçarsa da bu defa tirbişon ara ki hayatta kalabilesin. Neyse bunun yağ değişiminden olduğunu kimse ne anladı ne de merak edip araştırdı. Bir nesil böyle adaptasyon sorunu yaşarken yeni nesil Turyağ ve Vita ile doğunca bağışıklık kazandılar sorunun kaynağı da unutulup gitti.
     Yeni nesil de ishal oldu, kabız oldu ama margarinden değildi. Sıradan salgın hastalıklardandı. Kader işte. Aradan yıllar geçti, Tere yağa arkamızı tam olarak dönmüştük. Şimdi moda Vita, Sana, Teremyağ (üçkağıda bak yumuşak geçiş için isim benzerliği) her mevsim her sebzeyi ve her meyveyi yiyebilmekti. Yazın domatesin hası 25 kuruş kışın içi odunlusu 5 lira. Olsuuun alacaksın. Çocukların yemesi için her türlü şaklabanlığı yaparak ille de ıspanak yedireceğiz. Çünkü demir deposuymuş. Buna hala inanan anneler vardır ama bunun bir yalan olduğu 1975 yılında ABD tarafından ortaya çıkarıldı.
       Sonra ne olduysa oldu doktorlar birden hidayete erdiler ve kalp ve damar hastalıklarında baş rolün margarin olduğunu keşfettiler. Türkiyede hayvancılık ölmüş, süt ve süt ürünlerinin evlere girmesi neredeyse imkansızlaşmış. Et uçmuş, tereyağ ancak vitrinlerde seyredilebiliyor ama yiyemeyen ikinci sınıf insan, gariban. Sebzeler mi ? onlar da tu kaka hepsi hormonlu GDO lu. Yani belki bilemezsiniz ben söyleyeyim. Genetiği Değiştirilmiş Otlar. (aslında ben de tam bilmiyorum da yakıştırıyorum işte)
İnternet ve gazete kültürlü bizler haydaaa şimdi ricata başladık fiyatı ne olursa olsun tereyağa, Organik(miş gibi) fiyatı iki misli olan sebzelere yöneldik hemen. Bu güne kadar yediklerimiz meğer bizi öldürüyormuş haberimiz yokmuş. (1950 de ortalama ömür 48 yıl, 2010 da 70 yıl hem de Türkiyede)
Bir süredir yemekler tere yağla sebzeler ORGANİK takılıyoruz. Kimimiz felaket ishal, kimimiz tirbuşon arıyor. Sağlık ocaklarında beklerken hastalarla konuşuyorum meğer grip falan da daha yeni trend beslenmeye geçememiş olanlarda görülüyormuş. Ah şu şehir efsaneleri.
       Bizim Pazar pazarı Cumartesi gecesinden kurulmaya başlar. Bazan korsan alışveriş yaparım yani cumartesi gecesinden uğrarım pazara. Uzun süredir tanıştığım genç pazarcı baktım elmaları ayırıyor. Sordum onları atacaksın galiba?" cin cin baktı. "Ne atması abi onlar kurtlu ve yamuk olanlar onlar organik oluyormuş. Onları iki katına satacağım. Önce onlar bitiyor her pazar."
       İşte böyle, biz uzun yaşadık neler gördük neler. Önce organik besleniyorduk sonra inorganik beslenmeye başladık. Şimdi yine organik besleneceğiz, biraz daha yaşarsak bunlar unutulacak yine inorganiğe geçeceğiz ama her geçişte ya ishal ya da hazımsızlık ve peklik. Ne dersiniz bunun orta yolu yok mu acaba. Eğer sindirim siteminiz tepki vermiyorsa bilin ki kandırılıyorsunuz benden söylemesi.