28 Mart 2013 Perşembe

AFRODİSYAS




        Büyük fotoğraf ustası Ara Güler'i bir TV söyleşisinde izlemiştim. Aydın, Nazilli, Denizli dolaylarında 1960 lı yıllarda (yanılmıyorsam) dolaşırken köylüler ona bir takım harabelerden bahseder.
       Ara Güler bu, o zamanlar genç ve dinamit gibi. Hemen kendisini oraya götürmelerini ister. Götürürler de. Gözlerine inanamaz ve hemen makinesini çalıştırmaya başlar. İstanbul'a dönünce hemen dostu Arkeolog Kenan Erim, i arar ve fotoğrafları gösterir.
      Erim hoca böylece tüm hayatını vakfedeceği Afrodisyas'dan haberdar olur. Hemen çalışmaları başlatır ve  kazılardan çıkarılan eserlerle Afrodisyas müzesini kurar ve şehrin önemli bir bölümünde de restorasyon çalışmalarını tamamlar. Bu onun 30 yılına mal olur.
    Kayıtlara 1961 yılında ilk defa Afrodisyas'a keşif için gittiği yazılıdır. Ancak Ara Güler'den bahsedilmemektedir ama, Ara Güler'e ben inanıyorum.
   Afrodisyas MÖ 3000 yıllarından beri varlığı bilinen birkaç defa ismi değişen bir antik kenttir. Her istialacı kral kendi adını vermiş olsa da yaşamını Afrodisyas olarak noktalamıştır. Noktalamıştır diyorum, zira bu kent İsadan önceki çağlarda önemliydi. Romalıların hıristiyan olmasından sonra önemini yitirmeye başladı ve heykel atelyeleri bir bir kapandı. Bağnaz hıristiyanlar birçok heykeli tahrip ettiler. (bu defa müzlümanlıktan önce tahrip gördükleri ve toprak altında kaldıkları için kendimizi suçlayamıyoruz.)
     1961 yılında Kenan Erim hoca bile oraya büyük zorluklarla ulaşabildiğine göre işte bu gözden uzak oluşu diğer eserlerin kurtulmasında rol oynamış olmalıdır. Yoksa Anadolu'nun birçok köyünde kentinde o taşları evlerin yapımında kullanmaları işten bile değildi..
      1963 yılında Ağlasun (Isparta) ilçesinde köprü inşaatında çalışırken dikkatimi ilk kez çekmişti kasabanın neredeyse yarısı Ağlasun antik kentinin taşları kullanılarak inşa edilmişti. hatta köprü inşaatı için bile oradan malzeme getirilecekti. Şiddetle karşı çıkmam ve  köprüyü mahkeme kararı ile yıktırtacağımı açıkça söylemem sayesinde bundan vaz geçildi.
 























ENFEKTE UYGARLIK

       Hemen basit bir örnekle yazıya gireyim. Hastane mikrobunu hemen hemen duymayan kalmamıştır sanırım. Uzun yıllar hizmet veren hastanelerde ilaçlardan kurtulup bağışıklık kazanmış ve orda burda pusuya yatmıştır. Basit bir hastalıktan hastaneye düşen insanlara saldırıp sadece ve sadece hastanede yattığı için ölümlerine neden olan mikroplara deniyor hastane mikrobu.
       Yeni kurulmuş hastane binalarında rastlanmıyormuş bu mikroplara. Kim bilir belki de pek çok eski hastane binasının çok sıkı bir restorasyondan geçirilmesi bundandır. Araştırılması gereken bir konu olmalı bu ve kaç yılda bir bu yenilemenin yapılması da bulunabilir belki. Bu bir örnekleme bölümüydü. Konunun uygarlıklarla da yakından ilgili olduğunu düşünüyorum.
       Uygarlığı yaratan insanlardır ama insanların sosyal hastalıkları çoğu zaman üstesinden gelinemeyecek enfeksiyonlar yaratır. Cinayetler, savaşlar, ticari ilişkiler, inançlar bulundukları topraklarda öyle enfeksiyonlar yaratır ki tıpkı hastane mikrobu gibi yok edilmesi imkânsız dırlar  İkibin yıl önce yaşanmış bir olay bu gün bile hafızalardadır ve insanların düşmanlıkları sürdürmesinin sebebi olmaya devam eder. Bir adam çıkar "İsayı siz öldürdünüz" der kitleler birbirine girer. Bir başkası çıkar 3500 yıl önce yıkılan Truva'nın intikamını aldığını söyler. Başka biri kalkar Truvanın öcünün öcünü almak üzere diğerinin üzerine AGAMEMNON isimli savaş gemisini sürer ve bu böyle devam eder gider. (Bilindiği gibi Agamemnon Truvayı yıkan kralın adıdır. Çanakkale savaşları)
       Tarihi 10. 000 yılı bulan Ortadoğu en eski uygarlıkların ve bağlı olarak da en eski enfeksiyonların yaşandığı bölgedir. Durum ortada. Tedavi mümkün mü. Değil. Zira her türlü ilaca bağışıklık burada. Barışın adı bile allerjik.
        Bir uygarlık yaratamadıkları için Avustralyadaki Aborjinler kan davası güdemiyor orası şimdilik yeni hastane, Amerika kıtasında yerliler tam anlamı ile dezenfekte edilmiş oldukları için yeni hastane sayılır. Avrupa zaten bir yüzyıl içinde iki defa dünya savaşı yaşadı. Şimdi uygarlığı eski mikropların güçlenmesini bekliyor.
        Şunu da akıldan çıkarmamak gerek hastane mikrobu taşıyan hastaneler de bir zamanlar yeniydi. ayrıca bir hastalığın sadece çıktığı yerde kalması mümkün mü. İki dünya savaşında da ABD savaşmama kararındaydı. Başarabildi mi? Şimdi tüm dünyanın Hastane mikrobu.
        Uygarlık mikrobu o kadar eski ve o kadar güçlü ki enfekte edemeyeceği ve öldüremeyeceği uygarlığı ben düşünemiyorum bile. Bu güne kadar hep başardı.
  

7 Mart 2013 Perşembe

AYNALARA BAKMAK AYNALARLA BARIŞMAK



Rahmetli dostum Hasan usta Yugoslav göçmeniydi. Çok iyi bir marangozdu. İyi para kazanır ve iyi yaşardı. Memleket özlemine dayanamaz hemen her yıl bir Avrupa seferine çıkardı. Memleketi Makedonyada bir süre kalır sonra da mesleğinin gereği olan takımları seçmek üzere İtalya, Almanya, Fransa ve Hollanda’yı dolaşır ve bu gezilerini Rumeli şivesiyle ballandıra ballandıra anlatırdı.
Marangozlukta Avrupa ile olan bu sıkı bağı nedeniyle en iyisiydi. Ama beni bu yazıyı yazmaya iten o usta marangozluğu değil elbette. Onun bilge kişiliği ile yaptığı önemli bir gözlemin aklıma takılmış olmasıdır.
Hasan Usta Avrupa gezilerine çocukluk arkadaşı birkaç dostuyla çıkardı. Ortak tarafları çoktu. Hemen hepsi memleket hasretiyle doluydular, meslektaştılar ve gezecek kadar çok para kazanıyor ve birkaç Avrupa dilini konuşabiliyorlardı.
Hasan Usta bu gezilerinde çok sık bahse giriyor ve hemen daima kazanıyordu. Bu da yolda gördükleri Türkleri saçı, giyimi ve tavırları ne kadar Avrupalıya benzese de teşhis etmesiyle oluyordu.
Yanındakilere “Şu gelen Türk. Bahse giren var mı?” diye soruyor. Onlar da aksini savunurlarsa yanaşıp soruyorlardı.
“Türk müsün?” cevap şaşmıyordu “Evet yoksa siz de Türk müsünüz....”
Halbuki adam şakır şakır yaşadığı veya çalıştığı ülkenin dilini konuşuyor, kıyafetleri aynı Almanlar veya Fransızlar gibiydi. Bıyık mıyık da bırakmayanlardı. Diğerleri kaybediyorlardı ve Hasan usta neredeyse hiç yemek parası ödemeden tatilini tamamlıyordu.
Arkadaşları asla sırrını çözememişlerdi. Bir gün ona bu sırrı kimseye açıklamayacağıma dair söz vererek öğrenebildim.
Hasan Usta bahse konu olan kişinin sadece ayakkabılarına bakıyormuş ve boyasız olduğunu görünce diğer tüm faktörler aksini söylese de onun bizden biri olduğunu hemen anlayabiliyormuş.
Sonraları bu konuyu çok düşündüm. Bizler neden ayakkabılarımıza özen göstermiyorduk. İlginçti ben de buna dahildim.
Sonunda bir gün evime bir boy aynası koydurduğumda sır birden bire çözüldü. Sabahları evden çıkarken boy aynasına bakıyor ve eğer pantolonum ütüsüz ve ayakkabılarım boyasızsa hemen bunları düzeltme ve ayakkabılarımı boyama gereği duymaya başlıyordum.
Bir süre sonra aynalarla kılık kıyafet arasındaki ilişkiyi bulmuştum. Beş on santim çapında  cep aynası kullanan erkekler bıyıklarına ve saçına özen gösterebiliyordu. Kendisine ait görebildiği yerler sadece o kadardı. Bir lavabo aynasına sahip olanlar kravatına da özen gösterebiliyordu. Şöyle büyükçe bir portmanto aynası olanlar ceketinin tamamına biraz da pantolon ütüsüne odaklanabiliyordu. Ama boy aynası çok az evde vardı ve bu yüzden de ayakkabılar hep gözden kaçıyordu. Hatta kimi zaman paçaların kısa kimi zaman da yerleri süpürmesi tam da bu sebeptendi anlaşılan.  Birinin tavırlarından hoşlanmadığımızda ona “Sen hiç aynaya bakmıyor musun?” deriz ya ne kadar doğru. Aynaya, hem de boy aynasına her zaman bakmak gerek. Eğer bize bizi yansıtan bir ayna yoksa birileri kim olduğumuzu defomuzdan hemen anlayabilir. Ama biz yine de aynaları sevmez kusuru aynada buluruz. Dostlarımızın da bir ayna gibi bize bizi göstermesinden hoşlanmayız. Yine de dev aynalarını çok severiz zira o bizi bizim istediğimiz gibi gösterir. Herkese aynalarala barışık bir yaşam diliyorum.

28 Ocak 2013 Pazartesi

SÜLEYMAN'ın KANUNİ SIFATI NEREDEN GELİYOR


I.Süleyman’ın Kanuni olarak anılmasının açık ve belirli bir sebebini herhangi bir kaynakta bulmak pek mümkün görülmüyor.
Görünen o ki özellikle saltanatının ilk yarısında sebebi ne olursa olsun adalete ve vereceği kararlarda delillere dayanmaya özen göstermiştir.
Alınacak vergilerin halkın belini bükmeyecek, ödenebilir olması için müdahalelerde bulunmuştur. Hatta Mısır’dan gelen vergilerin iki kat artmış olmasını garip bularak inceletmiş ve önce bu fazlalığın Mısırdaki Nil havzasındaki sulama tesislerine harcanması için geri göndermiş ve sonra da eski vergi seviyesine geri dönülmesini sağlamıştır.
Türk idare sisteminde yazılı olmayan ancak katı geleneklere uyulan idare şeklinde bazı değişiklikler yaparak bunları yazılı hale getirdiği bilinmektedir. Ancak hemen her uygulamasında İslam şeriatine uygun olduğuna dair FETVA çıkarmaya özen göstermiştir. Onun devrinde bu fetvaları veren şeyhülislamlar, Ebusuut efendi ve Kemalpaşazade dir.
Bunlardan Ebusuud efendi islam hukukunu(fıkıh) çok iyi bilen ve padişahın her istediğine cevap verecek tefsirleri bulup çıkaracak kadar manevra kabiliyeti yüksek bir ulemaydı ve Şehzadelerin katlinden, İbrahimin infazına kadar her kararın şeriata uygunluk hükümlerini yazılı olarak vermekten çekinmemiş ve Süleymanın kanunlara uygun(!) olarak hareket etmesini sağlamıştır.
Kanunname-i Âl-i Osman (1913 Mehmet Arif) adı altında I. Süleyman’ın kanunnamelerini kanun mecmuasını(toplamını) nişancı Seydi beyin biraraya getirdiği sanılmaktadır. Kanunnamenin başka kişilerce de yazılmış olanları mevcuttur. Bu kanunname Osmanlının o güne kadar uyguladığı kanunların ve geleneklerin biraraya getirilmesidir. Fatih kanunnamesini de kapsamaktadır.
Bu kanunname başlıca üç bölümden oluşmaktadır. Kanunname, tımarlı ve zeametlerin hak ve sorumlulukları, pazar düzeni, kılık- kıyafet zorunluluklarına kadar değişik konularda hükümleri kapsamaktadır.
Yukarıda bahsettiğimiz gibi bir bakıma yazılı olmayan geleneklerle daha önceki padişahların uygulamalarının, kanun haline getirilmesi, bir kısmı da geleneklerin değiştirilmesi ile ilgilidir. Ancak ne Hammurabi kanunları gibi ilkleri ne de Roma hukuku gibi orijinalliğ yoktur.
Süleyman'ın en önemli özelliklerinden biri de sözüne sadakatte çok karalı birisi olduğu gerçeğidir. 46 yıl bir imparatorluğu yönetmenin elbette ki hem hükümdarı hem de ülkeyi yıpratıp çöküntüye uğratacağı muhakkaktır. Belki de padişahların geleneğinde gerçekten kendi arzusu ile emekli olarak yerine en uygun şehzadeyi getirmek gibi bir davranışın bulunmaması Süleyman için ve Osmanlı devleti için bir talihsizlik olarak düşünülebilir.
Başka bir yazıda Fatih ile babası arasındaki gönüllü (!) olarak tahtı iki defa bırakmasını konu edeceğim.

27 Ocak 2013 Pazar

KANUNİ GERÇEKTEN MUHTEŞEM MİYDİ?



Tarihimizi ne yazık ki doğru yazmıyor, doğru öğretmiyor ve doğru öğrenemiyoruz. Şu öğünme huyumuz ve savunma içgüdümüz en küçük doğrular karşısında bile tepki göstermemize neden oluyor.
İşte “Muhteşem Yüzyıl” dizisine başbakanın gösterdiği tepki. Sanki “ecdadımız” dediği kimseler kardeş kaatili, baba kaatili, evlat kaatili, daha ne söylense gerçek değil de sütten çıkmış ak kaşık hepsi. Osmanlı tarihi ne yazık ki kanla, vahşetle, ihtirasla ve zulümle doludur. Muhteşem Süleyman devri de sadece bunlardan biridir.
Bu tartışmalar başlayınca hemen birkaç ayrı kaynaktan Süleyman’ı okumaya başladım.
Süleyman, Yavuz Selim’in tek varisiydi. Bu yüzden kardeş kaatili olamadı. Babası o daha bir delikanlı olduğu sırada kansere yakalanıp öldüğü için baba kaatili payesini de alamamıştır.
Oysa babası dedesini (II. Beyazıtı) tahttan indirmiş ve sürgüne gönderdiğinde de yolda Çorlu yakınlarında şüpheli bir biçimde ölmüştür. Tarihçiler bunun bir cinayet olduğu kanısındadırlar.
Süleyman, babasının tahtı nasıl ele geçirdiğini bildiği için hayatı boyunca aynı akibete düşmekten korkmuştur. Bunun için de yeniçerilerin çok sevdiği ve yiğit bir adam olan şehzade Mustafayı, daha sonra da şehzade Beyazıtı öldürtmüştür. II.Selim tahta geçmek yerine sarhoş dolaşmaktan hoşlandığı için onu bir tehlike olarak görmediği için sağ bırakmıştır.
46 yıllık padişahlığında sadece 7.5 yıl seferde bulunmuştur. Babasından kalan güç ve zenginliğin çekim alanına giren Barboros sayesinde Akdenize hakim olmuş ve kuzay Afrikadaki topraklar Osmanlıya hediye edilmiştir.
8.000 kişinin koruduğu Rodos adasını almak neredeyse 100.000 şehide mal olmuştur. Benzer bir durum Malta'da da yaşanmıştır.
Bunların dışında Osmanlının gerileme devri onun zamanında başlamıştır denebilir. En önemli sebep de geride yerine geçecek gerçek bir padişah adayı yerine sarhoş Selimi bırakmasıdır.
Onun zamanına kadar hiçbir devlet memurluğuna padişah akrabası, vezir akrabası hatta zaten evlenmeleri yasak olan yeniçerilerin bile yakınları devlet hizmetine giremezlerdi. Devlet hizmetine sadece enderunda katı bir eğitimden geçen devşirmelerin en yeteneklileri atanabiliyordu. Süleyman bu geleneği bozarak önce yakın arkadaşı Pargalı İbrahimi, sonra da eniştesi Rüstem Paşayı Pargalı İbrahimden sonra veziri azam yaptı. Pargalı hediye adı altında inanılmaz rüşvetler alırdı. Süleymen buna göz yumdu. Zira bir devlet memuru ölünce servetine el konurdu. Süleyman bir gün onu öldüreceğini ve servetine el koyacağını biliyordu. Rüstem paşa daha da ileriye gitti. Kendisi torpille sadarazam olmuştu ama o hemen bütün devlet memurluklarını en çok rüşvet verene veriyordu. Böylece Osmanlının son yıkılış gününe kadar bu rüşvet illetinden kurtulamadı. Devlet yönetiminde yeteneğin yerini çok para veren aldı.
Çok yüksek rüşvetler vererek mansıp alanlar bu defa verdikleri paradan daha çok kazanabilmek için halkın sırtına daha çok binmeye başladılar. Öyle ki son zamanlarda tımar sahipleri devlet adına beslemek ve silahlandırmak zorunda oldukları sipahileri bile vermemeye beslememeye başladılar. Sefere çıkılamaz hale gelinmişti neredeyse.
Böylece Süleyman Korkunç İvan’ın karşısına çıkamamıştır.
Rüstem Paşa azledildiğinde el konulan serveti inanılmaz boyuttaydı. “Alışılmış çiflikler, hayvan sürüleri, köleler ve paralar dışında veziriazam nasıl yaptıysa çoğunun ciltleri mücevherle kaplı 800 Kuran, 1100 altınla süslü külah, çoğu gümüşle süslenmiş 600 eyer, ve asker çıkarmadığı halde 2900 savaş atı, bir o kadar zırh, altınla süslü miğfer,ve altın işlemeli üzengi, ayrıca 32 adet büyük elmas, zümrüt ve gün taşlarının her biri servet değerindeydi” diye kayda geçirilmiştir.
Tabii kapitülasyonları hemen hepimiz çok iyi biliriz. Ve ancak çetin bir mücadele sonucu Lozan anlaşması ile kurtulabildiğimizi de.
Süleymanın dönemini, tarihin tesadüfen biraraya gerirdiği veya Osmanlının devşirme sisteminin bahşettiği Mimar Sinan, Sokullu Mehmet paşa ile Piri reis(idam edildi) Barboros Hayrettin gibi isimlerin birarada olması zaferleri ve toprak kazançlarını, imarı mümkün kılmıştır. Ancak Hürremin organize ettiği entrikaları göremeyen Süleyman devletin içten içe çürümesinin virüslerini imparatorluğunun kalbine yerleştirmiştir.
Tarihi biraz da başka kaynaklardan karşılaştırmalı okumak bizleri çok ürkütecektir. Ziyanı yok ürkelim ve kuru kuruya ecdadımız dediğimiz, hemen hepsi Türk olmayan analardan doğmuş ve muhtemelen genetik havuzu çok dar olduğu için veya hep ölüm korkusuyla yaşadıkları için akıl sağlığı yerinde olmayan bu kişilerin kim olduklarını ve ne yaptıklarını öğrenelim.
Ve onları ecdadı sayanların neler yapabileceğini aklımızdan çıkarmayalım.

20 Aralık 2012 Perşembe

27 Defa İkiye Bölersek Nereye Varırız?


1)   80.000.000(seksen milyon)/2= 40.000.000
2)  40.000.000/2= 20.000.000
3)  20.000.000/2= 10.000.000
4)  10.000.000/2=   5.000.000
5)   5.000.000/ 2=   2.500.000
6)   2.500.000/2=    1.250.000
7)   1.250.000/2=   650.000 ( yaklaşık)
8)     650.000/2 =    325.000 (yaklaşık)
9)    325.000/2=     175.000 (yaklaşık)
10) 175.000/2=        90.000 (yaklaşık)
11)   90.000/2=         50.000 (yaklaşık)
12)   50.000/2=         25.000 (yaklaşık)
13)   25.000/2=         12.500 (yaklaşık)
14)    12.500/2=          6.800  (yaklaşık)
15)      6.800/2=          3.400
16)     3.400/2=           1.700
17)    1700/2=                900 (yaklaşık)
18)      900/2=                450
19)      450/2=                 225
20)     224/2=                 112
21)    112/2=                  56
22)      56/2=                  28
23)      28/2=                 14
24)     14/2=                    8
25)       8/2=                    4
26)       4/2=                    2
27        2/2=                     1

        Bu hesabı net olarak yapmanın bir yolu daha var bu da tersten gitmekle olur. Bir hesap makinesi alın ve 1 sayısını 27 defa 2 ile çarpın bulacağınız sayı 134.217 728 edecektir. Yukardaki 80 milyonu Türkiye'nin nüfusu var saydım. Bölmede kolaylık olsun diye de bazı sayıları yaklaşık saydım.
       Bu yazıda bir aritmetik problemi veya bilmecesi sunacak değilim. Bunu bir sosyal temeli anlatabilmek için yazdım. Toplumların tek kişiye endekslenmesi bu hesaba dayanır da ondan.
Her ikiye bölme işlemi toplumda bir farklılığa karşı getirilir. Mesela kadın / erkek.
Kürt / Türk, Esmer/beyaz (zenci demek istemedim), Okumuş/okumamış, Alevi sünni…….Bu sadece ikiye bölme işlemiyle, eğer üçe veya dörde bölmeye kalkarsanız 134 milyon insanı çok daha çabuk 1 kişiye indirebilirsiniz. Bu bölünmüşlüğü bir de birbirine düşman ederseniz. Elinizde herkese düşman olmuş bireyler yaratırsınız.
      Tabii bu bölenler bazen 2 bazen da  5 e 6 ya çıkarılabilir. Tabii Vilayet sayısına bölerseniz çok daha tez bireyselliğe ulaşırsınız. "..... Şehirden adam çıkmaz." der ya komşu şehirliler. 
      Bu ne mi demek.  İnsanları 27 ayrı fikirle donatırsanız 27 konudan sadece ikisinde bile aynı düşünen iki insan çıkmaz. İşte insanoğlunun tek başına kalmasını kimsenin kimseyle iki ortak bağının olmaması ve herkesin herkese düşmanlığı böyle sağlanır. Tıpkı birer kum tanesi gibi. Kumu bir bağlayıcı olmadan beton haline getirmek imkânsızdır.
     Bence insanın İNSANLIK adında bir beton olmasını sağlayacak tek şey insan olma bilincidir. Din bir bölendir, Irk bir bölendir, meslekler birer bölendir, cinsiyet bir bölendir, memleket, futbol kulübü ve daha yüzlerce şey birer bölendir ama bunları bölen olarak ileri sürer ve düşmanlık olarak sayarsak.
      Oysa bunları birer özellik sayıp saygı göstermek, tek ve tek şeye, insan olma ve herkesi bir insan saymaya inanmak, insanlık betonunu yaratır.
      Ne bölmeliyiz ne de bölmeye çalışanlara göz yummalıyız. 21. Yüzyılda artık bunu başarmalıyız.

29 Eylül 2012 Cumartesi

İştah Kabartan Trilyon

   AKP kongresini ve karar alınması gereken konıular için Yiğit Bulut ahkam kesiyor. Malum Yiğidim hemen pozıiyon alan ve engin(!) bilgisini ve deneyimini kafamıza vura vura ekrandan haykıran ve yan gözle de acaba iktidar yetkilileri bakıyor mu diye de ekranın köşesine kaçamak bakışlar atan, briyantinli saçlarıyla etkili ve yetkili bir ankırman.
   Ondan öğreniyoruz ki Türk halkının bir trilyon lirası varmış. Bunların bir kısmı banka mevduatı, bir kısmı devlet tahvili, bir kısmı altın ve hatırı sayılır bir bölümü de yastık altı dolarlarmış. AKP bu kongrede bunları piyasaya çekecek önlemleri mutlaka almalıymış. Bu servetler sadece menkul (taşınabilir) servetlermiş. ev, arsa bina han hamam bunlara dahil değilmiş.
   Yani demek istiyor ki ne yapın edin bu paraların harcanmasını sağlayın. Piyasalar uçsun ve ekonomi canlansınmış.
    Yiğidim bir şeyi bildiği halde söylemiyor. Türk sanayii ve ekonomisi üretim üzerine kurulmamış. İthal mallar üzerine kurulmuş. Bütün üretim araçları özelleştirildiği ve genellikle de yabancı sermayenin eline geçtiği için yapılacak harcamaların dışarıya yabancı sermayeye gidecek olması. Zaten şimdiden dış borcumuz 500 milyar doları bulmuş. Bu atıl servetler piyasaya dökülsün ve birkaç yılda Türk insanının elinde avucunda hiç bir birikim kalmasın. Ne iyi tavsiye be Yiğidim. Sanki soyadın gibi bulutların üzerinde yaşıyor olmalısın. Senin gibileri dinleyecek olanların vay haline.
     Tüketimi hızlandırılmalı, üretimi daha da düşürmeli. Dışardan zahmetsiz ve ucuz her türlü çöpe ihtiyacımız var zaten hatta hatta elektriğe doğal gaza, petrole daha da zam yapmalı yapılanlar yetmez, içerde üretilenler daha da pahalılanmalı.  Vergilere de daha zam yapılmalı, içerde üretilen daha da pahalı olsun ki ithalat daha cazip hale gelsin ve harcanmaya aday trilyon lira dışarıya daha kolay aksın.
   Sevgili ve yakışıklı Yiğit Bulut, sen hayatını kazanırken nerden pay alıyorsun acaba.
   Amaaan bana ne yahu zaten o trilyon liranın içinde benim param yok. Ama olanlara bir de olaya bu pencereden bakılsın istedim. Hoş bunu da birkaç kişiden fazlası okumayacak ya olsun....