29 Eylül 2012 Cumartesi

İştah Kabartan Trilyon

   AKP kongresini ve karar alınması gereken konıular için Yiğit Bulut ahkam kesiyor. Malum Yiğidim hemen pozıiyon alan ve engin(!) bilgisini ve deneyimini kafamıza vura vura ekrandan haykıran ve yan gözle de acaba iktidar yetkilileri bakıyor mu diye de ekranın köşesine kaçamak bakışlar atan, briyantinli saçlarıyla etkili ve yetkili bir ankırman.
   Ondan öğreniyoruz ki Türk halkının bir trilyon lirası varmış. Bunların bir kısmı banka mevduatı, bir kısmı devlet tahvili, bir kısmı altın ve hatırı sayılır bir bölümü de yastık altı dolarlarmış. AKP bu kongrede bunları piyasaya çekecek önlemleri mutlaka almalıymış. Bu servetler sadece menkul (taşınabilir) servetlermiş. ev, arsa bina han hamam bunlara dahil değilmiş.
   Yani demek istiyor ki ne yapın edin bu paraların harcanmasını sağlayın. Piyasalar uçsun ve ekonomi canlansınmış.
    Yiğidim bir şeyi bildiği halde söylemiyor. Türk sanayii ve ekonomisi üretim üzerine kurulmamış. İthal mallar üzerine kurulmuş. Bütün üretim araçları özelleştirildiği ve genellikle de yabancı sermayenin eline geçtiği için yapılacak harcamaların dışarıya yabancı sermayeye gidecek olması. Zaten şimdiden dış borcumuz 500 milyar doları bulmuş. Bu atıl servetler piyasaya dökülsün ve birkaç yılda Türk insanının elinde avucunda hiç bir birikim kalmasın. Ne iyi tavsiye be Yiğidim. Sanki soyadın gibi bulutların üzerinde yaşıyor olmalısın. Senin gibileri dinleyecek olanların vay haline.
     Tüketimi hızlandırılmalı, üretimi daha da düşürmeli. Dışardan zahmetsiz ve ucuz her türlü çöpe ihtiyacımız var zaten hatta hatta elektriğe doğal gaza, petrole daha da zam yapmalı yapılanlar yetmez, içerde üretilenler daha da pahalılanmalı.  Vergilere de daha zam yapılmalı, içerde üretilen daha da pahalı olsun ki ithalat daha cazip hale gelsin ve harcanmaya aday trilyon lira dışarıya daha kolay aksın.
   Sevgili ve yakışıklı Yiğit Bulut, sen hayatını kazanırken nerden pay alıyorsun acaba.
   Amaaan bana ne yahu zaten o trilyon liranın içinde benim param yok. Ama olanlara bir de olaya bu pencereden bakılsın istedim. Hoş bunu da birkaç kişiden fazlası okumayacak ya olsun....

26 Eylül 2012 Çarşamba

HASRET

    Sinema ile ilk tanışmam 1950 yılıdır. Çumra Halkevi sinema salonunda pek çok insan gibi biz de siyah beyaz sinema ile yeni bir düşler alemini keşfediyorduk. Ne heyecandı herkes için. Perdede kahramana arkadan sinsice yaklaşan düşman için tüm salondakiler hep bir ağızdan "Dikkat et arkandan geliyooor" diye avaz avaz bağrır ama kahraman bunu duymadığı için yaralanınca da "Seni o kadar uyardık ama aldırmadın...." diye de sitem edilirdi.
      Sinemanın ikinci ve daha bilinçli izlendiği yıllar (tabii benim için) Kayserideki İnci sinemasıdır. Ne hikmetse gittiğimiz her ilde bir İnci sineması olurdu. Burada 25 kuruşa Tarzan ve Baytekin filmleri izlerdik. Tarzan malum ama Baytekini bilmeyen çıkabilir. O da bir bilimkurgu kahramanı uzay fatihlerinden biriydi. Sanırım çocuk beynime bu iki kategori film iki tutkuyu yerleştirmiş olmalıdır. Seyahat ve bilim.
     Ama ne yalan söyleyeyim Tarzan filmleri bir başka etkilemişti beni ve Mehmedi. Sınıf arkadaşlarımızın ilk atlası bile yokken biz ne yapmış etmiş o zamanların en mükemmel BÜYÜK ATLAS' ını edinmiş ve Afrika hayallerine dalmıştık. Tek idealimiz ve tutkumuz dünyayı dolaşmak ve bu arada Afrikayi da karış karış dolaşmaktı. Elbette ki buna asla imkanımız olmayacaktı. Daha sonraki Üniversite yıllarında bütün kış biriktirdiğim parayla yurt içi gezilerine çıkmaya başlamıştım. Paramın son kuruşuna kadar harcadığım bu bazan bir aydan fazla süren gezilerimde eve dönene kadar zavallı annemin ve babamın beni ne kadar merak ettiklerini hiç aklıma bile getirmezdim. Günlerce süren kayboluşlarım hele hele anarşi yıllarında onları ne hale getirmiştir.
      Anne baba olana kadar bunları nedense hiç kimse aklına bile getirmez. Evlada duyulan hasret evladın hiç düşünmediği üstelik çok da kızdığı bir olgudur. Gereksiz, saçma ve sıkıcıdır. Taa ki sap ve keser dönene kadar.
      Akman kısmetini yurtdışında bulan bir mühendis. Onun çevresi ve patronları vaz geçilemeyecek bir teknik adam olarak görüyorlar ve bu bizi gururlandırıyor ama bir de işin diğer tarafı var.
     Bulgaristan, Romanya, Libya, Maldivler ve şimdi de Gana. Her gidiş en az birkaç yıl. Arada izinler için gelişler var ama yine de o oralarda. O siyahbeyaz filmlerdeki gibi güllük gülistanlık olmadığını biliyoruz dünyanın. Nitekim Libya iç savaşında beraberdik. İyi ki de berabermişiz. Düşünüyorum da biz burada olsaydık sanırım beynime kocaman bir çizik atılmıştı çoktan.
    Dün Gana'ya ayak bastı oğlum. Tüm duyularımız en tepe noktada hassas. Daha şimdiden hasretin katran karası yüreklerimizde.
    Yüreğimin bir yarısı benim çocukluk ideallerimi oğlum gerçekleştiriyor diye tebessüm ederken onun bunu nasıl algıladığını da merak etmiyor değilim. Annem hayatta olsaydı ellerinden defalarca öper ona çektirdiğim hasretler için defalarca özür dilerdim. Üstelik sert ve bizim yaptığımız her şeyin sorumlusu olarak annemi gören babamın verdiği rahatsızlık için de ayrıca helallik isterdim.
   

11 Eylül 2012 Salı

Karun Hazinesini Keşke getirmeseydik.

      Aizanoi, antik kentini gezmeden önce, önceki blogumda yazdığım gibi Uşak şehrini şöyle bir harmanlamıştık. Kentin eski mahallelerini dolaşıp fotoğrafladıktan sonra Dünyaca ünlü, belki de en ünlü olan Karun hazinesini görmek için Uşak Müzesi'ne yollandık. Şehrin hemen ortasında ulaşılması çok kolay, şirin ve küçük bir müze ama söylendiğine göre dünyanın en çelişkili müzesi. Neden mi?
    İçeriye girer girmez hemen iki görevli yerlerinden fırlayıp bizi büyük bir nezaket ve ilgiyle karşıladılar. Hani müzenin kapısında ÜCRETSİZDİR yazmasa ve zaten yaşımızdan dolayı ücretsiz gezebileceğimizi bilmesek o günün bütün masrafını bize ödetmeye çalışan boğazdaki balık lokantasının garsonları sanacağız. Ama hiç de öyle değil. Gerçekten iyi yetiştirilmiş ve işlerini, çok iyi yapan korumalar. (kendileri söyledi)
      Bize ayrıntılı bir şekilde bilgi veriyor ve fotoğraf çekmemize (flaş kullanmamak kaydı ile) yardımcı oluyorlardı.
      Gerçi biz 1980 li yıllardan beri(belki daha eski) verilen müthiş hukuk mücadelesini gazetelerden okumuş ve çok meraklanmıştık. Hani paramız olsa "nasıl olsa onları vermezler şöyle bir uçağa atlayıp Newyork Metropolitan Müzesine bir uzanalım da şu hazineyi dünya gözüyle bir görelim" diyecek nokdayız. Neyse gazeteler yazdı, "nihayet hazine Türkiyede" diye de biz de rehavete erdik.
      Sonra birkaç zaman daha müze ve Karun hazinesi gündeme geldi de hafızamız ve merakımız tazelendi. Acele etmeye gerek yoktu artık. Orada bir müze var uzakta (Uşaklılar için yakında) gitmesek de görmesek de o bizim müzemizdir demişken artık bu yıl karar verildi....
     450 parça olduğu söylenen hazinenin 300 parçası sergileniyor. Sizlerle bunlardan çok azının fotoğrafını paylaşacağım.

     Türkiye Özgen Acar sayesinde 1960 lı yıllarda Uşak -Güre yakınlarındaki tümülüsten çıkarılan ve 160 bin lira gibi bir fiyata Metropolitana kaçırılan bu eserlerden haberdar oluyor. Başlatılan hukuk savaşı için bu eserleri çıkaran köylülerden biri iki defa ABD ye götürülüyor ama yapılan teşhise rağmen bunu ispat saymıyorlar. Sonunda bir tesadüf oluyor ve Karun'un lahit kapağını bizim uzmanlardan biri açıyor. Bir de ne görsün. Sarsıntıdan zarar görmesin diye kapakla lahit arasına satıldığı günkü Hürriyet ve Milliyet gazetelerinin sayfaları yerleştirilmemiş mi. Mahkeme heyeti bunu delil kabul ediyor ve işte o zaman Metropolitan davadan çekileceğini ve eserleri iade edeceğini söylüyor. Ne de olsa akıllı adamlar. Hem eserleri hem de hukukun masraflarını karşılamak yerine eserleri veriyorlar. Türk hükumeti bazı kaynaklara göre hazineyi alana kadar 42 milyon dolar harcadı.
  Gelin görün ki bu güne kadar kayıtlara geçmiş yabancı ziyaretçi 750 dolayında. Yerli ziyaretçi sayısı (okulların zorunlu gezilerini saymazsak) o da o kadar. Uşaklılar da bu enfes hazineye ne yazık ki ilgi göstermiyormuş. İnsanın keşke gelmeseydi de hiç değilse orada seyredilseydi 42 milyon dolar ve bir o kadar emek ve strese girilmeseydi. diyesi geliyor.
     Son çelişki ise daha da trajikomik. O gün, müzeye komşu bir evde sanırım bir cenaze vardır. Gelenekler göre de binanın önünde ölenin hayrına gelene geçene pilav üstü kavurma ve ayran dağıtılmaktadır. Müze müdürü bu fırsatı değerlendirir ve adamlarına "Haydi siz de gidin hayır pilavından yiyin ben buradayım" der ve daha önce nasıl dışarı çıkarıp sahtesini yaptırdığını bilmediğimiz Kanatlı at objesini aslı ile değiştirir. Ancak nöbeti devralan koruma ilginç bir şekilde eserin sahtesi ile değiştirildiğini anlayarak savcılığa bildirir. Olayın gerçekleştirildiği anlaşılır ve müdür 6.5 yıl hapis cezasına çarptırılır. Asla konuşmaz ve Kanatlı Deniz atı heykelciğinin ne olduğunu söylemez. Şu anda müzede sergilenen imitasyonudur. Gerçi o da saf altın ama kopya)



İşte hazinenin en değerli parçalarından biri. Uğrunda bir mesleğin feda edildiği 6.5 yıl yatmayı göze aldıracak kadar iştah kabartan, göz döndüren parça. Neredeyse orijinal büyüklüğü gördüğünüz kadar, belki daha küçük. Fondaki kumaşın dokusu bu konuda bir fikir verebilir.


 Bu da kenarlarına sıkıştırılan Türk gazetelerinin şahitliği ile bizin olduğunu ispatlayan kapağın bir parçası

  İşte böyle sevgili izleyenlerim siz karar verin. Ben "Karun Hazinesini keşke getirmeseydik "diyorum

9 Eylül 2012 Pazar

Çavdarhisar Aizonia antik Zeus tapınağı

    Bir önceki bloğumda (çeşme cinayeti) başlığı ile yazdığım kırgınlık ve kızgınlık dolu yazımdan sonra Aizanoi  Antiz Zeus tapınağını anlatmak istiyorum.   Önceki blogumda "2000 yıldır akan" dediğim çeşmenin suyu meğer M:Ö: 3000 yılından beri yani 5000 yıldan beri akıyormuş. 2000 yıl da bundan birkaç yıl öncesine kadar aynı taşların içinden akarken modernize edilmiş. Daha önce yaptığım yanlışlıktan dolayı özür dilemeliyim, üstelik bu suyun bir perisi de varken.
    Tapınaklar hangi tanrı veya tanrıçaya adanmışsa onun adını taşır. Apollon, Artemis... gibi. Zeus tapınaklarından ayakta kalmış ve en iyi durumda olanı 2000 yıl kadar önce burada yapılmış olanı imiş. Antik Yunan ve Roma eserleri ne yazık ki Ege ve İyonyanın iki büyük düşmanı tarafından harabeye çevrilmiştir. bunlardan biri Depremler, diğeri de Tarih bilincinden yoksun insanlardır.
                                                                                       
   Bu Zeus mabedinin iki önemli özelliği olduğundan bahsedilmektedir. Birincisi yukarda da söylediğimiz gibi ayakta kalmış en iyi durumdaki Zeus mabedi oluşu, diğeri de "HADES" e açıldığına inanılan mahzenidir. bu özelliği ile tek olduğu söyleniyor. Antik Yunan ve Roma dinlerinde kâhin rahipler çok önemsenir ve insan kaderini "hatta kralların kaderini" değiştirebileceklerine inanılırdı. Rahipler de bu özelliklerini çok büyük paralar karşılığı kullanırlardı. Bunun için de mabetlerin altındaki dehlizlerden Hadese giden bir yol olduğuna

herkesi inandırmışlardı. Kaderi çizilecek olan kişi veya cennete gönderilecek ceset buraya konur ve çeşitli hilelerle (uyuşturucu, hipnoz ve daha başka yöntemlerle) insanlar buna inandırılırdı. İşte Aizanoi mabedindeki Hadese gidecek yolun bulunduğu mahzen dünyada ayakta kalmış olan tek mahzendir.
 Gerek bu mahzenin, gerekse tapınağın tamamının taş işçiliği, yapıldığı dönem göz önüne alındığında muhteşemdir. Hiç harç kullanılmadan yapılan ve tüm mabedi binlerce yıldır taşıyan tonoz yapı dün yapılmış kadar sağlam ve güven vericidir. Bunca depreme ve muhtemelen bazı dönemlerde evlerin yapımında kullanılmak üzere sökülen taşlara rağmen yapı son derece etkileyicidir. Devasa sütunlar yine devasa kirişleri taşımaya hala devam etmektedir. Gerçi bazı restorasyon çalışmalarında beton kulanılmışsa da bunu anlayışla karşılamak gerekir mi gerekmez mi buna karar vermek güç.
     Böye yapıların günümüze kadar dayanabilmiş olması aklımıza şu soruyu getiriyor. Günümüzde yapılan en muhteşem çağdaş yapılar acaba ne kadar
süre ayakta kalmayı başaracak? 70 yıla yakın yaşamımde nice yapıların yapıldığını ve 20-30 yıl sonra yerinde yeller estiğini görmüş olmak bana sanki bu konuda tarihe fazla bir şey bırakamayacağız gibi geliyor.
     Yık iki katlı binayı yerine yap sekiz katlıyı, yık onu yap 40 katlıyı, yık onuı yap ötekini derken bir tek şeye dua edeceğiz fotoğraf sanatına, zira eskinin tek belgesi o kalacak.
     Bir ayrıntıda sütun başının üzerinde 2000 yıl önce yan yana getirilmiş ve bir o kadar daha kalmasını dilediğim kirişlerin durumunu görünüz.
 Yolu biraz uzun da olsa buraya yine de gitmeye değer. Aslında yapılmakta olan kazılarla kentin daha çıkarılacak çok şeyi varken  Zeus mabedini gezmek sadece 3 tl. yanlış anlamadınız sadece üç lira eğer 20 tl ye bir müze kartınız varsa her yere girişte bu geçerli. Benim gibi 65 yaş üstü iseniz tamamen ücretsiz. Müze kart da gerekmiyor. Şaştığım şey her gittiğimiz müze ve ören yerinde sadece biz ve görevliler oluyor. Biz gidince de sadece onlar kalıyor. Benim halkım neden buraları görmeye gitmez anlayamıyorum. Acaba bu güne kadar yaptıkları arkeoloji katliamından duydukları rahatsızlıktan mı?
   Sebep her ne ise önemli de değil bu sanırım uzun bir süreç gerektiriyor. Bundan sonraki blogumda Karun hazinesini yazacağım. O zaman isterseniz ağlayabilirsiniz de.
    Burada antik eserlerle poz vermeyi pek sevmiyorum ama yapının ölçüleri hakkında insan bedeni önemli bir kıyas ögesi olduğu için bu resmi çektik.
    Buradaki taş işçiliği aslında erken Helenistik ve Roma dönemini yansıttığı için zarafetten ziyade işlevsellik ve ihtişam düşünülerek yapılmış olmalıdır.
 Heykel ve kabartmalar çok ince sanat eserleri olmamakla beraber oldukça etkileyici. Soldaki nişin ne maksatla yapıldığını bilmemekle birlikte ilginç bulduğumu söylemeliyim.

Yukarda görünen yarım dairesel yapı dünyada bilinen ilk borsa imiş.
 O zamanın dünya ticaret merkezi. Aizanoi karadan ve denizden gelen ticaret kervanlarının buluştuğu bir merkezmiş. Kervan sahiplerei ile tacirler burada bir araya gelir ve mallarını burada belirledikleri takas bedelleri ile değiş tokuş yaparlarmış.  
    Aizanoi 7. yüzyılda önemini kaybetmeye başlamış. Artık yaşlı ve yeni yetme şehirlerin karşısında cazibeden uzak yaşlı bir kentmiş. Tıpkı yaşlanıp elden ayaktan düşmeye başlamış bir insan gibi. Gençler daha yeni daha cazip ve daha hareketli yerleri seçerek kayıplara karışmışlar. Şehir de son kalan yaşlıları ile birlikte ruhunu yitirmiş. Kocaman ve muhteşem bir taş yığını olarak asırlara sessizce meydan okuyarak bu güne kadar gelmiş.

 Bir gün biri 5000 yıldır akan 2000 yıldır aynı taştan dökülen çeşmeyi belki de kendi hayratıymış gibi yutturmaya kalkarak soldaki yepyeni ama bir tarih cinayeti olan çeşmeyi yaptırmış.
    Aznoi'nin 2000 yıllık yaşamından günümüze yaptığımız aşama, aşırma bir çeşme ve hemen bunun karşısında insanların nasıl olup da yaşayabildiğini düşünmeden edemeyeceğiniz yaşam alanı.

    Çavdarhisar haritada kolayca bulabileceğiniz bir yer adı. içinde durmasanız da lokantasında yemek yemeseniz de bence AİZANOİ si ile ünlenen bir yer. haritada orayı bulun ve biraz da zahmet ederek görün diyebileceğim bir harika.
  Umarım yararlı olmuştur. Sevgiler sunuyorum.
    

3 Eylül 2012 Pazartesi

Çeşme Cinayeti

     Yanılmıyorsam 2002 yılıydı. Bir görev gezisindeydik. İç Egede günlerce dolaşacak, mesleğimizle ilgili araştırmalar yapacaktık. Kütahya'nın Emet ilçesine gitmek için ara yollarda dolaşıp duruyorduk. Birden bir kalabalığın önümüzdeki otobüslerden inerek sağdaki antik Roma tapınağına doğru akmaya başladığını gördük. Hemen aracımızı durdurarak biz de burayı görmeye karar verdik. Güzergahımızı incelememiş olduğum için burası hakkında hiç bir fikrim olmamıştı ama çok güzeldi. Uzun gezimiz sırasında yanıma aldığım bol miktardaki filmleri ne yazık ki cömertçe harcamış olduğumdan sadece bir iki kare çekebilecektim. buna fena halde üzülmüş ama buraya mutlaka bir daha gelmeye ve doyasıya fotoğraf çekmeye karar vermiştim.
     Buradaki görkemli Zeus mabedinin iki özelliği olduğunu söylemişlerdi. Birincisi dünyadaki sayılı bütünlüğünü koruyan iki mabetten biri oluşuydu ki bu unvanını Gediz depremi ile kaybetmişti. İkinci özelliği de aslında her mabette bulunması gereken ama günümüze hemen hemen hiç birinin taşıyamadığı HADES (cehennem) katının hala var olmasıydı. İnanışa göre bu tapınakların mahzeni HADES e açılırdı. O zamanın kâhinleri veya rahipleri müşterilerini buraya indirir ve Kerberosa verecekleri rüşvetle yeraltı nehrinden kazasız belasız geçirerek cennete ulaştırırlarmış. (daha geniş bilgi için mitoloji kitaplarına bakılmalıdır.) İşte bu mahzen yerli yerinde duruyordu ve arkadaşlarımla buraya inmiştik.
     Zamanımız çok dardı ve esas Aizanoi ye göz atma imkanımız yoktu. Oradaki görevliye "yakınlarda başka enteresan bir şey varmı?" diye sorduğumda tapınağın güneydoğusunda dünyanın ilk borsasının ve hemen yanıbaşında da 2000 yıldan daha uzun bir süredir hiç kesilmeden akan Roma Çeşmesi'nin olduğunu söyledi. Hemen alelacele oraya koştum. Makinemdeki son filmi tapınakta çekmiştim o yüzden sadece birkaç yudum su içip yüzümü ve ellerimi bu ikibin yıllık çeşmenin suyunda yıkadım. Çeşme büyük ölçüde hoyrat eller tarafından hırpalanmıştı ama taşları ve yalağı, tapınağın malzemeleri ile aynıydı. Aynı taşlar ve aynı işlemelerin kalıntıları.
     Kendi kendime buraya tekrar gelmeye söz vererek ayrıldım. Burası aklımdan hiç çıkmayacaktı.
     2007 yılında tatil dönüşü yolumuzu değiştirerek Denizli üzerinden(İzmirden) planlayarak yola çıktık. Bu defa da Uşak yolunu kaçırdığımız için kısmet olmadı ama bu sene planı sağlam yaptım. Uşakta bir gece kalarak Sabah yola çıktık. Uzun ve zahmetli bir yolculukla Çavdarhisara geldik. Artık makinem digitaldi ve istediğim kadar fotoğraf çekebiliyordum.
    Eşime ve baldızıma hem burayı anlatıyor hem de deklanşöre basıyordum, genel, özel, ayrıntı nasıl istersem.
    Son sürprizim Tarihin ilk borsa yeri ve yanındaki ikibin yıllık çeşmeydi. Oradan da kazı alanına geçecek ve Anfi stadyumu görecektik.
    Çeşmeye vardık ve ınınınııııın karşımızda işlenmiş koskoca bir ÇEŞME CİNAYETİ: hangi ahmak, hangi cahil, hangi izandan yoksun kişi buraya el atmıştı ve yine aynı sıfatlara sahip kim buna izin vermişti. Şaşırdım kaldım. O kadar bozulmuştum ki                neredeyse fotoğraf çekmeden dönecektim. Hemen arabamıza atlayarak Aizanoi ye buruk bir veda ile ziyareti yarıda keserek evimizin yolunu tuttuk. En az iki saat ağzımı bıçak açmamıştı. En az benim kadar üzgün olan eşim sonunda sevinecek bir şey buldu. "Vuralcığım hiç değilse suyu kesip başka bir yere tahsis etmek akıllarına gelmemiş. İkibin yıldan sonra da akmaya devam ediyor işte" Dehşetle eşime baktım. "Aman bir daha bunu söyleme ve eşşeğin aklına karpuz kabuğu gelmesin." diyebildim. Haklıydı.