27 Mayıs 2013 Pazartesi

ÇOK SESLİ KORO

Kısa bir süre önce çok sesli müzikle tanıştım. İyi ki de tanışmışım. Aslına bakarsanız dinleyici olarak tanışmam çok uzun yıllara dayanıyor. Gerçek tanışma meğer o müziği söylemeye çalışmakla oluyormuş.
Yılardır Türk müziği ile uğraşır çok da zevk alırım. Bir virtüöz hiçbir zaman olamadıysam da pek çok profesyonelle birlikte çalıp söylemişliğim de var. Arşivimde binlerce Türk müziği parçasının notası var ama ağırlıklı olarak Kaset, CD ve uzunçalar arşivimde  klasik batı müziğinin kayıtları var.
Bu ikili ruh halime rağmen hiçbir zaman aradaki farkın ne olduğunu düşünmeyi akıl edememiştim. Bir gün kader bizi Agâh Eroğlu ve Aysun Yılmaz’la, marka olarak da İSEV ile tanıştırmış olmasaydı belki de hiç düşünmeyecektim. Zaman zaman fanatik arkadaşlarım müziğimizin ne kadar üstün özellikleri olduğunu tartışmaya açarlar. Ben hiç bu tartışmalara girmeme erdemini gösterecek kadar da arafta bir kişi olduğumdan fikir ileri sürmemiştim. Sadece bazen “İyi de batı müziğini Türk müziği ile karşılaştıracak kadar incelediniz mi?” diye sorduğum olmuştur. Ama insan fanatik olunca insanların yarattığı farklı kültürleri görmezden gelip kendi bildiğini en güzel ve en zor olarak görmeye devam eder. Birçok savaş bile bu tek yanlı fanatiklikten çıkmıyor mu?
İSEV de çalışmalara başladığımızda yavaş yavaş bu işin işçiliğinin ne kadar zor olduğunu gördüm. Hemen her şarkı dört farklı sese ayrı ayrı bestelenmiş ve her grup aynı şarkıyı diğer gruplardan farklı ses dizisi ile söylüyor. Sen söylerken diğer grupların etkisinde kalmadan kendi besteni söylüyor olacaksın. Diğerleri de senin ve diğer grupların etkisinde kalmayacak. Ortak olan tek şey ritim. Vay canına amma da zor şeymiş. Bir bakıyorum sopranolarla söylüyorum bir bakıyorum baslar veya altolarla. Söyleyemediğim sadece kendi dizgilerim. Bir de nota biliyorum sözüm ona.
Neyse her şeyin ilkleri en zordur. En fazla zamanımızı alan ilk ve en basit şarkılardı inanır mısınız? Sonunda nerdeyse iki ayda dört beş şarkılık bir mini konser, sonra 7 ayda bir midi konser ve sonunda da gerçek bir konser. Ama siz gelin de bana sorun.
Sonra karar verdim. Artık iki müziği karşılaştıracak kıvama gelmiş sayabilirim kendimi. Burada yazdıklarımı ne bir yerde okudum ne de başkasının yorumu olarak aktarıyorum. Sadece ve sadece kendi yorumum. Tek sesli müzik resim ise, çok sesli müzik heykel. Nasıl mı? Türk müziğinde tüm koro ve tüm sazlar aynı notaları çalar ve söyler. Tüm güzelliğiyle iki boyutlu muhteşem bir tablo gibi.
 Çok sesli müziğin üç boyutu olan ve insanda uzayda bir şeyleri izliyormuşsunuz hissi veren bir tarafı var. Kulağınız kâh bir gruba kâh diğerine yöneliyor. Heykelin bazen önünü, bazen yanını, bazen da arkasını görebilmek gibi. Ayrıca tabiatla daha uyumlu. Aynı anda kuş sesini de duyabilirsiniz rüzgarın homurtusunu da. Bir Pazar yerinde aynı anda birçok pazarcının avazesini duyarsınız da birde Ayşe teyzenin pazarcıyı azarlaması karışır ya aynen öyle.
Türk müziğini, daha ziyade sessizce kürsüdeki konuşmacıyı dinleyen ve hiçbir şeyi kaçırmamak için tüm dikkatini onun ağzından çıkanlara vermiş, elit ve yalıtılmış bir ortama benzetiyorum.

Resim mi daha iyi, heykel mi diye sorulabilir mi? İkisi ayrı sanat dalı. Müzikler de öyle. Her birinin farklı özelliği ve farklı mantığı var. Kim neyi isterse onu sevmekte de serbest ama tartışması asla doğru değil.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder